Seda Şanlı
Tüm Yazıları
Yola Revan

Yeni yılın ilk sabahı… Ne dışarıdaki kutlamaların artığı var evde ne de dün geceden kalma abartılı bir umut. Her şey olması gerektiği kadar sade; ben de öyleyim. Pencereyi aralıyorum; soğuk hava yüzüme dokunuyor. Tuhaf bir sessizliğe bürünmüş semtimin arsız sokakları. Sanki gece boyunca edilen bütün dilekleri sindirmek için biraz daha uyumaya karar vermiş gibi bulutlar. […]

Yeni yılın ilk sabahı…

Ne dışarıdaki kutlamaların artığı var evde ne de dün geceden kalma abartılı bir umut.

Her şey olması gerektiği kadar sade; ben de öyleyim.

Pencereyi aralıyorum; soğuk hava yüzüme dokunuyor. Tuhaf bir sessizliğe bürünmüş semtimin arsız sokakları. Sanki gece boyunca edilen bütün dilekleri sindirmek için biraz daha uyumaya karar vermiş gibi bulutlar. Şimdilik her şey sessiz ve hevessiz.

Takvim “yeni başlangıçlar” diye fısıldıyor ama ben henüz kendime bile başlayamamış gibiyim. Usulca yükselen aydınlık, dünün gölgelerini hâlâ eteğinden çekiştiriyor.

Masada bıraktığım fincanın dibinde, geçen yıldan kalma birkaç düşünce tortusu duruyor sanki. Fincanı yıkarız da benliği temizleyecek bir formül bulunur mu arama motorlarında.

Yenilenmek demek, eski yükleri yoklamak, hangisini taşıyacağını, hangisini geride bırakacağını tartmak belki kantarın ayarına ayar çekmek demek. Belki yaraları deşmek gerek belki ameliyat etmek. Belki sendelemek ve belki biraz örselenmek. Sonra ha gayret şöyle bir esnemek, şöyle bir genişlemek, esrik bir zamanla vedalaşıp yeniden şekillenmek. Ya da aynı kalmak ama aynı kaldığımız yerlerden çatlamak.

Yeni yıl geldi…

Aslında dünya döndü dolaştı da başladığı yere geri geldi, bir nevi yenilendi, yeniden başlamaya niyetlendi. Sokağa çıkmalı, adım atmalı, yola revan olmalı, ritme ayak uydurmalı.

Ortak olmalı dönüp dolaşmaya, bir yerden başlamaya… Bir heves hazırlanıp dışarı atıyorum kendimi. Oysaki hava hâlâ uykulu, kaldırımlar geceyi üzerinden tam silmemiş. Bir köşede çöpler toplanıyor, başka bir köşede simitçinin dumanı sabaha karışıyor. Her şey yerli yerinde ama sanki her şey biraz daha yavaş, biraz daha yorgun ama biraz daha umutlu… Yeni yılın ilk adımlarını atarken fark ediyorum ki bazen sadece sabah ayazını fark etmek bile insana “hayattasın” demeye yetiyor.

Amaçsız ama bir o kadar da istekli, yeniyi arıyorum bildik apartmanların kapılarında. Karşıdan gelen bir kadınla göz göze geliyoruz, gülümsüyor bana, iki yabancı ama aynı tanıdık ve umutlu gülüşün ortaklarıyız. Kim bilir o neyi taşıdı buraya kadar, ben neyi bırakıp çıktım evden? Belki hepimiz kendi yükümüzü hafifletmeye çalışıyoruz ya yılın ilk gününde, kimimiz omzuna yeni bir umut torbası asar, kimimiz eski bir acıyı katlayıp cebine saklar. Olur ya… Eskileri yerinden oynatmaya küçük bir kaldıraç buluruz da bir kıvılcım yeniden doğarız, bir sağanak yeniden nefes alırız. Başımla selam verip devam ediyorum yolculuğuma.

Yeni yıl geldi…

Eve dönüş yolunda eski bir binanın duvarında onlarca yazı arasında bir cümle gözüme çarpıyor:

“Zor sandığın çoğu şey aslında yarım bıraktığındır.” 

Bir an duraksıyorum. Bu cümle sanki beni yıllar öncesine, defalarca deneyip vazgeçtiğim anlara geri çekiyor. İçimde bir şey hafifçe yerinden oynuyor, yıllardır unuttuğum bir kapı aralanıyor sanki. O an idrak ediyorum ki ben hep büyük çözümler aramışım, hep dev bir değişimin kapısını çalmışım, açamamışım, kapıda kalmışım. Yarım bıraktığım şeyler bir kuyruk misali ardıma takılmış. Onları çekmeye çalışırken yavaşlamışım, yorulmuşum, yaşlanmışım. Oysa mesele belki de o kadar büyük değilmiş, yanlış yerlerin kapılarını açmaya uğraşmamdanmış. Mesele o yarım bırakılanların, bir türlü bırakılamamasıymış.

Kıvılcım mı sağanak mı buldum bilmiyorum ama şehrin sabah hali benimle nefes alıp veriyor ve ben kendi içimde hafifliyorum. Adımlarımın sesi değişiyor, sanki ben yürüdükçe içimde minik bir boşluk açılıyor, o boşluğa hafif bir esinti doluyor. Her şeyi olduğu gibi kabulleniyorum. Bir adım dışarı, bir adım içeri, bir adım geçmişte, bir adım ihtimallerde. O kabulleniş ile her adımda ben de hafifliyorum, tazeleniyorum.

Bu sabahın sessizliğinde kimsenin duymadığı küçük bir karar veriyorum kendime. 

Yılın bu ilk gününde, ardımdan sürüklediğim benden geriye kalanları toplamaya çalışmak yerine fazlalıkları atıp kendime azıcık yer açacağım. Belki bir kelime kadar, belki bir nefes kadar…

Belki de yenilenmek dediğimiz şey, dev bir adım değil; doğru yerden tekrar başlamayı kabul etmektir.

Yeni bir ben gelebilir mi bu aydınlık zamandan? Sahi “yeni” neydi? Hiç kullanılmamış olan…

Yazarın Diğer Yazıları
Hafızada Varsa Emanet

Uçsuz bucaksız ve heybetli bir gökyüzü karşımdaydı az önce. Önemsemedim kimler nerelerdeydi ve saatler kimi gösteriyordu. İncelikli ve nazik bulutlar taşıyordu sırtında canım gökyüzü. Uzun uzun seyrettim salına salına dans edişlerini. Yüklenmiş yükünü belki boşluğuna asılmış kederlerin. Belki de zevkinde ve neşesinde gülmelerin. Kim bilir ve de niye bilsin?.. Ankara’da görmüştüm böyle bir gökyüzünü en […]

Devamını Oku
Köz

Benliğimin duvardan duvara vurulduğu günlerdeyim. Düşmüşüm derdin derdine, girmişim çarenin peşinden celladın inine. Bekliyorum umarsızca, ıssız bir kasabanın tekinsiz bir istasyonunda. Belki bir kardelen gelir de elimden tutar diye ya da bir gökkuşağı eğilir, biner giderim üzerine de ağlamaz gözlerim, titremez ellerim “sen, sen” diye. Gelecek biliyorum o kardelen, görünecek gökyüzünde o kuşak rengârenk, bir […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Nerede Serinleyebileceğini Bilen Bir “Yaz”ar

Virginia Woolf, yazabilmek için insana kendine ait bir oda gerektiğini söyler ya hani, bana da Ankara’da yaz gerekir yazabilmek için. Veya James Baldwin’i analım, o da der ya hani, insanın evi doğduğu yer değil kendini eksik hissetmediği yerdir, diye; işte benim için de o yer Ankara’dır, kendimi eksik hissetmemenin mevsimi de hep yazdır. İlk kitabımı […]

Devamını Oku
Çalışma

Bizi çalışmak yaşattı Yaşam akıp giderken Bir gurur mesaisi “Uyanıyor Ankara, günün ilk saatleri.” Çağdaş Türkü’nün bu şarkısı ve üniversiteli hayatlarımızı işçi sınıfının bir günüyle birleştiren sözleri, bize heyecan veriyordu. Günün ilk saatlerinde uyanamayacak kadar haytaydık o zaman. Devamsızlık tehdidi olan sabah sekiz derslerine şiş gözlerle gider, sıralarda uyuklarken bir sonraki eylemin planlarını yapardık.  Ancak […]

Devamını Oku