Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor.
Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş duygusu yaratsa da, aslında kişilere aktarılan insanlığın birikimini daha önemli hale getiriyor. Toplumsal gelişmeler için de elbette aynı durum geçerli. Bilimde ve düşüncede bütün yenilikler, öncesindeki birikime bağımlı biçimde gerçekleşiyor.
ESKİNİN BİRİKİMİ
Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu her sabah kalktığınızda yeniden düşünmezsiniz. Bir önceki gün yaşayan kişinin devamı olarak başlarsınız yeni güne. “Güzel”, “çirkin”, “iyi”, “kötü” gibi kavramları ezberlemiş biri olmanın rahatlığını duyarsınız.
Yaşamınız düzenlenmiş, size bazı birikimler aktarılmıştır. Bu ortam içinde, büyüklere saygı göstermekten bayram ziyaretlerine kadar birçok kurala uyarak yaşarsınız.
Bazı değerleri benimsemek, bazı anlayışları kabullenmek, onlar üzerinde sürekli yeniden düşünmemek sayesinde kazandığınız zamanı, içinde yaşadığınız kültürün benimsemediğiniz yönlerini sorgulamak için kullanırsınız. Böylece bir gelişme sağlayabilir, bir değişime katkıda bulunabilirsiniz.
Bu açıdan bakınca, “töre iyidir” demek gerekiyor.
HERKES’İN İKTİDARI
Fakat “töre” sözcüğü, memleketimizde kaçınılmaz bir şekilde “cinayet” ve “baskı” sözcüklerini çağrıştırıyor. İşin tuhafı, tek tek insanların çoğu, büyüklü küçüklü uygulanan baskılara karşıdır. Ama hemen hepsi, kendilerinin üzerinde ve tartışılamaz olarak gördükleri bir iradenin etkisi altındalar. Yani, ortada bir “herkes” var, onun dediği oluyor.
Ortega Gasset’in “herkes”i bu. Hiçbir yerde bulunmaz ama her yerdedir, baskıların asıl öznesidir. İçselleşmiş bir dış iradedir “herkes”. Bir kızı töre gereği öldüren, onun akrabası adam kadar bu “herkes”tir aslında. Ya da okulda düzenlenen geziye kızını göndermeyen…
Kadına baskı yapan töre; koca, ağabey, baba olarak somutlaşıyor. “Herkes” denen bu gücün erkeklere yönelik baskısı ise daha çok içeriden bir etki olarak yaşanıyor. Korkunç bir eğitimden geçirilen erkekten “herkes”in bir temsilcisi olması bekleniyor.
ÖLÜMCÜL İTAAT
“Herkes”e uygun bu yaşam tarzında, o sırada içinde bulunduğunuz ortamın etkisiyle bir futbol takımı tutuyorsunuz. Tercihe bağlı olmayan insan özelliklerini bir üstünlük veya aşağılık ölçütü kabul ediyorsunuz.
Ne düşündüğüne, nasıl düşündüğüne göre değil, hangi tarafta yer aldığına bağlı olarak insana değer verilen çevrenizde, ancak bulunduğunuz tarafa bağlılığınız sayesinde onaylanıyorsunuz. Hangi taraftan, hangi aileden, hangi cinsiyettenseniz o oluyorsunuz; o kadar oluyorsunuz.
DİLSİZ İTİRAZLAR
Fakat kimse bir özsaygı hissetmeden yaşamayı kabullenmek istemez. Varoluşunu gerçekleştiremediğinin farkında olmak, acı vericidir. Bir şeylere karşı durma, itiraz etme ihtiyacı ortaya çıkar. Ne var ki, içinde bulunduğu koşullarda düşünülemeyecek görüşler geliştiremez insan. Öyle büyük bir günah ki bu, yalnızken bile, kendi kendine bile özgür düşünemez, o sınırların dışına çıkamaz.
İnsan alıştığı, çocukluğundan beri içinde yaşadığı kültüre bilinç düzeyinde karşı çıkamayınca, devreye bilinçaltı giriyor; çeşitli savunma mekanizmaları, yansıtma biçimleri… Bilinci devredeyken korkunç gördüğü durumlara, “anlaşılmaz” bir ilgi gösteriyor. Nedenini bilmeden, hatta sevdiğini bilmeden bir şeyleri seviyor.
Örneğin, görüş değiştiren, “dönek” denilen köşe yazarlarını bir yandan küçümserken bir yandan da inanılmaz bir ilgiyle izliyor. Aslında dönebilme hakkı talep ediyor. Kadınlar ve erkekler, sorgulamadan savunduğu “erkeklik” değerlerinden, bilinçaltıyla kaçıyor. O değerlerin yükü altında eziliyor.
Kadınlar, daha çok, “herkes”leşmiş erkeklere karşı; erkekler ise, daha çok, içlerindeki “herkes”e karşı veriyor özgürlük mücadelesini.
YENİNİN DİRENİŞİ
Sanatta, bilimde, düşüncede; her durumda, gelişmek için hem bir geleneğin içinde yaşamak hem de muhalefet etmek gerekiyor. Kültürden uzaklaşmak lümpenleşmeye, fazla uyumlu olmak ise insanlıktan uzaklaşmaya neden oluyor.
Otoritelere karşı çıkarak, direnerek gelişme yolları açılabiliyor. Yıldönümleri iyidir, yeni yıllar, başlangıçlar iyidir, çünkü eskiyi dönüştürecek olan hayatın kalan kısmı başlayabiliyor.
Doğada varlığını tek başına sürdüremeyecek bir canlı türü olarak insanın, sürüler halinde yaşayan diğer hayvanlardan temel farkı, üretimini kolektif bilinçle gerçekleştirmesi. Bu nitelikteki üretimlerle sadece gereksinimler karşılanmıyor, “güzellik” duygusu da ortaya çıkıyor. On binlerce yıldır birbirleri için eşyalar, bilgiler, hizmetler üretirken hayatı güzelleştiriyor insanlar. “Güzellik”, kendi başına bir amaç olarak değil, geçinme ve anlamlı yaşama […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Virginia Woolf, yazabilmek için insana kendine ait bir oda gerektiğini söyler ya hani, bana da Ankara’da yaz gerekir yazabilmek için. Veya James Baldwin’i analım, o da der ya hani, insanın evi doğduğu yer değil kendini eksik hissetmediği yerdir, diye; işte benim için de o yer Ankara’dır, kendimi eksik hissetmemenin mevsimi de hep yazdır. İlk kitabımı […]
Devamını Oku
Bizi çalışmak yaşattı Yaşam akıp giderken Bir gurur mesaisi “Uyanıyor Ankara, günün ilk saatleri.” Çağdaş Türkü’nün bu şarkısı ve üniversiteli hayatlarımızı işçi sınıfının bir günüyle birleştiren sözleri, bize heyecan veriyordu. Günün ilk saatlerinde uyanamayacak kadar haytaydık o zaman. Devamsızlık tehdidi olan sabah sekiz derslerine şiş gözlerle gider, sıralarda uyuklarken bir sonraki eylemin planlarını yapardık. Ancak […]
Devamını Oku