Yılın sonu bir yandan da dar gelir insana, yeni yıl neşesinin ve umudunun yanında. Sanki takvim yapraklarının ağırlığı var diyeceğim de, takvim yaprağı yok artık hayatın rutininde.Velhasıl bir yıl daha eskimişiz, bir yıl daha “hallederiz” demişiz, bir yıl daha taşımışız taşıyamadıklarımızı. Ve şimdi, tam burada, yılın sonunda, dilimin ucuna yerleşen o tuhaf ağırlıkla kalıyorum ben. […]
Yılın sonu bir yandan da dar gelir insana, yeni yıl neşesinin ve umudunun yanında. Sanki takvim yapraklarının ağırlığı var diyeceğim de, takvim yaprağı yok artık hayatın rutininde.
Velhasıl bir yıl daha eskimişiz, bir yıl daha “hallederiz” demişiz, bir yıl daha taşımışız taşıyamadıklarımızı. Ve şimdi, tam burada, yılın sonunda, dilimin ucuna yerleşen o tuhaf ağırlıkla kalıyorum ben. Konuşsam eksileceğim, susarsam çoğalacağım.
İnsanın böyle zamanlarda sessizliği bile bir dile dönüşebilir, suskunluğu da taşar damarlarından bir volkan gibi. Bazen susar insan, bazen sızlar insan.
Kışın sessizliği bambaşkadır ama kar yağmasa bile karın suskunluğu çöker içimize. Kapkara bulutlar, fırtınalar, yağmurlar derken çıkar atkılar, bereler çekmecelerden ve kala kalır biriken kırgınlıklar, ertelenen öfkeler, söylenemeyen cümlelerin boğazda bıraktığı sis… Hepsi kışın soğuğuna talip dururlar mahcup bir serzenişle. Soğuk, önce nefesi kırar, sonra sesi, en sonunda insanın içindeki o minicik umut kırpıntılarını. Uğruna mücadele edecek minik bir çatlaktan sızan ışığı ararız da bulduğumuzda elimizde ne kalır? Bir termos sıcaklık, yolda yürürken duyduğumuz üç beş insan itirazı, gerçek mi yapay zekâ mı diye referandum yaptığımız kedi videoları, bir de market rafında sürekli etiket değiştiren kasiyerin sabrı… Bazen üşür insan, bazen düşer insan.
En çok da kadınlar yoruluyor, biliyorum. Kadın olmak, sürekli teyakkuz halinde yaşamak demek, darılmayın beyler. Kışın soğuğu yüzüne değil, önce kalbine çarpar kadının; sokakta esen rüzgârın yönünü değil, arkasından gelen gölgenin ağırlığını hesaplar çünkü. Bir yandan güçlü görünmek zorunda hisseder, diğer yandan gücü sürekli sınanır, çünkü hayat ‘biraz daha dayan’ der. Bazılarımız sadece üşürüz ama bazılarımız dayanabilmenin ve umudun yorgunluğu ile içten kavruluruz. Titrer insan, yanar insan.
İçimde bir yer, her yıl bu aylarda kendi muhasebesini yapıyor. Kime kırıldım, kimi kırdım, kim gitti, ben kimden gittim… Bazen pencerenin önünde kıpırdamadan dururken yakalıyorum kendimi. Martılar bağırıyor, şehir gürültüsü var, hayat devam ediyor ama içimde derin bir sessizlik var. O sessizlik bazen huzur gibi, bazen çukur gibi. Hangisi olduğunu anlamak için bile yorgunum. Bir bakıyorum, bir sürü insanla aynı masaya oturmuşuz ama kimse birbirini duymuyor. Sesler artıyor ama anlam azalıyor. Konuşmaktan yorulmuş ama var olamamışız hiç susmalarda. Sokaktan bir kahkaha duyuyorum ve arkadan bir çocuk ağlıyor ve bir köpek acı acı havlıyor ve yine bir insan gülüyor, kimse kimseyi duymuyor. Böyle bir tuhaflık, böyle bir sorgulama. İnsan sorar, sorduğu da yorar…
Yılın sonu bir tren istasyonu gibi. İnsanların kimi geldiği yere bakıyor, kimi gideceği yere. Çoğumuzun bileti kayıp, çoğumuzun yön duygusu bozuk, çoğumuzun içi üşümüş. Ama yine de o gelecek treni bekliyoruz. Belki yeni yıl, belki yeni nefes, belki yeni bir kendilik… Kimbilir? Umar insan ve bazen de bulur insan.
Geleceğin bize ne getireceğini bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var. Bu ses/sessizlik, bu susuş/itiraz, bu yorgunluk/umut, bu sorgulamanın hepsi bir arada bile olsa biz buradayız. Kâh gülerek, kâh söylenerek, kâh direnerek… Ama hep yürüyerek. Çünkü yol uzun. Ve yeniden başlar insan, yaşar insan…
Benliğimin duvardan duvara vurulduğu günlerdeyim. Düşmüşüm derdin derdine, girmişim çarenin peşinden celladın inine. Bekliyorum umarsızca, ıssız bir kasabanın tekinsiz bir istasyonunda. Belki bir kardelen gelir de elimden tutar diye ya da bir gökkuşağı eğilir, biner giderim üzerine de ağlamaz gözlerim, titremez ellerim “sen, sen” diye. Gelecek biliyorum o kardelen, görünecek gökyüzünde o kuşak rengârenk, bir […]
Devamını Oku
Unutkanım bu aralar ama şimdilik… Ve gayet bilinçli bir unutma isteği, unutmayı istemek hali. Toplum olarak öyle olaylar duyuyor, görüyoruz ki, umut için unut mottosuna sarılmaktan başka kalmıyor bir yol. Aksi halde ayakta kalmaya derman yok ama bir yandan da oturmaya ferman yok. Tabii ki geri plana attığımız, yok saydığımız şeyleri tamamen unutmuyoruz. Sadece görmezden […]
Devamını Oku
DÜŞLER KENTİ ANKARA Öyle değil midir? Ankara’nın bir “düşler kenti” olduğunu 1987’den beri haykırırım, da herkes duyar mı, kimse duymaz mı? Kimisi duyar da duymazdan mı gelir? Bastığı toprağı ayağının altında kendi varlığı için anıt kaidesi ya da çöp zannedenler ayırt etmez, edemez zaten bunu. Bir de portal alanı çizmişim Ankara Ankara Güzel Ankara şiir […]
Devamını Oku
Ankara, her bir sokağında ayrı bir hikâyenin, her köşesinde farklı bir dönemin izini taşıyan bir şehir. Bu nedenle var olan binaları, parkları, sokakları, caddeleri ve mekânları da bizlere çok şey anlatabiliyor. Cumhuriyet modernizminin planlı başkenti olma mirasını omuzlarında taşıyan bu şehir, bu güçlü mirasla birlikte kendini yenileme potansiyelini de her zaman bağrında saklar. Bugünlerde Çankaya’nın […]
Devamını Oku