Seda Şanlı
Tüm Yazıları
En Çok Kışın Susar İnsan
Ana Sayfa Tüm Yazılar En Çok Kışın Susar İnsan

Yılın sonu bir yandan da dar gelir insana, yeni yıl neşesinin ve umudunun yanında. Sanki takvim yapraklarının ağırlığı var diyeceğim de, takvim yaprağı yok artık hayatın rutininde.Velhasıl bir yıl daha eskimişiz, bir yıl daha “hallederiz” demişiz, bir yıl daha taşımışız taşıyamadıklarımızı. Ve şimdi, tam burada, yılın sonunda, dilimin ucuna yerleşen o tuhaf ağırlıkla kalıyorum ben. […]

Yılın sonu bir yandan da dar gelir insana, yeni yıl neşesinin ve umudunun yanında. Sanki takvim yapraklarının ağırlığı var diyeceğim de, takvim yaprağı yok artık hayatın rutininde.
Velhasıl bir yıl daha eskimişiz, bir yıl daha “hallederiz” demişiz, bir yıl daha taşımışız taşıyamadıklarımızı. Ve şimdi, tam burada, yılın sonunda, dilimin ucuna yerleşen o tuhaf ağırlıkla kalıyorum ben. Konuşsam eksileceğim, susarsam çoğalacağım.
İnsanın böyle zamanlarda sessizliği bile bir dile dönüşebilir, suskunluğu da taşar damarlarından bir volkan gibi. Bazen susar insan, bazen sızlar insan.

Kışın sessizliği bambaşkadır ama kar yağmasa bile karın suskunluğu çöker içimize. Kapkara bulutlar, fırtınalar, yağmurlar derken çıkar atkılar, bereler çekmecelerden ve kala kalır biriken kırgınlıklar, ertelenen öfkeler, söylenemeyen cümlelerin boğazda bıraktığı sis… Hepsi kışın soğuğuna talip dururlar mahcup bir serzenişle. Soğuk, önce nefesi kırar, sonra sesi, en sonunda insanın içindeki o minicik umut kırpıntılarını. Uğruna mücadele edecek minik bir çatlaktan sızan ışığı ararız da bulduğumuzda elimizde ne kalır? Bir termos sıcaklık, yolda yürürken duyduğumuz üç beş insan itirazı, gerçek mi yapay zekâ mı diye referandum yaptığımız kedi videoları, bir de market rafında sürekli etiket değiştiren kasiyerin sabrı… Bazen üşür insan, bazen düşer insan.

En çok da kadınlar yoruluyor, biliyorum. Kadın olmak, sürekli teyakkuz halinde yaşamak demek, darılmayın beyler. Kışın soğuğu yüzüne değil, önce kalbine çarpar kadının; sokakta esen rüzgârın yönünü değil, arkasından gelen gölgenin ağırlığını hesaplar çünkü. Bir yandan güçlü görünmek zorunda hisseder, diğer yandan gücü sürekli sınanır, çünkü hayat ‘biraz daha dayan’ der. Bazılarımız sadece üşürüz ama bazılarımız dayanabilmenin ve umudun yorgunluğu ile içten kavruluruz. Titrer insan, yanar insan.

İçimde bir yer, her yıl bu aylarda kendi muhasebesini yapıyor. Kime kırıldım, kimi kırdım, kim gitti, ben kimden gittim… Bazen pencerenin önünde kıpırdamadan dururken yakalıyorum kendimi. Martılar bağırıyor, şehir gürültüsü var, hayat devam ediyor ama içimde derin bir sessizlik var. O sessizlik bazen huzur gibi, bazen çukur gibi. Hangisi olduğunu anlamak için bile yorgunum. Bir bakıyorum, bir sürü insanla aynı masaya oturmuşuz ama kimse birbirini duymuyor. Sesler artıyor ama anlam azalıyor. Konuşmaktan yorulmuş ama var olamamışız hiç susmalarda. Sokaktan bir kahkaha duyuyorum ve arkadan bir çocuk ağlıyor ve bir köpek acı acı havlıyor ve yine bir insan gülüyor, kimse kimseyi duymuyor. Böyle bir tuhaflık, böyle bir sorgulama. İnsan sorar, sorduğu da yorar…

Yılın sonu bir tren istasyonu gibi. İnsanların kimi geldiği yere bakıyor, kimi gideceği yere. Çoğumuzun bileti kayıp, çoğumuzun yön duygusu bozuk, çoğumuzun içi üşümüş. Ama yine de o gelecek treni bekliyoruz. Belki yeni yıl, belki yeni nefes, belki yeni bir kendilik… Kimbilir? Umar insan ve bazen de bulur insan.

Geleceğin bize ne getireceğini bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var.  Bu ses/sessizlik, bu susuş/itiraz, bu yorgunluk/umut, bu sorgulamanın hepsi bir arada bile olsa biz buradayız.  Kâh gülerek, kâh söylenerek, kâh direnerek… Ama hep yürüyerek. Çünkü yol uzun. Ve yeniden başlar insan, yaşar insan…

Yazarın Diğer Yazıları
Hafızada Varsa Emanet

Uçsuz bucaksız ve heybetli bir gökyüzü karşımdaydı az önce. Önemsemedim kimler nerelerdeydi ve saatler kimi gösteriyordu. İncelikli ve nazik bulutlar taşıyordu sırtında canım gökyüzü. Uzun uzun seyrettim salına salına dans edişlerini. Yüklenmiş yükünü belki boşluğuna asılmış kederlerin. Belki de zevkinde ve neşesinde gülmelerin. Kim bilir ve de niye bilsin?.. Ankara’da görmüştüm böyle bir gökyüzünü en […]

Devamını Oku
Köz

Benliğimin duvardan duvara vurulduğu günlerdeyim. Düşmüşüm derdin derdine, girmişim çarenin peşinden celladın inine. Bekliyorum umarsızca, ıssız bir kasabanın tekinsiz bir istasyonunda. Belki bir kardelen gelir de elimden tutar diye ya da bir gökkuşağı eğilir, biner giderim üzerine de ağlamaz gözlerim, titremez ellerim “sen, sen” diye. Gelecek biliyorum o kardelen, görünecek gökyüzünde o kuşak rengârenk, bir […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Nerede Serinleyebileceğini Bilen Bir “Yaz”ar

Virginia Woolf, yazabilmek için insana kendine ait bir oda gerektiğini söyler ya hani, bana da Ankara’da yaz gerekir yazabilmek için. Veya James Baldwin’i analım, o da der ya hani, insanın evi doğduğu yer değil kendini eksik hissetmediği yerdir, diye; işte benim için de o yer Ankara’dır, kendimi eksik hissetmemenin mevsimi de hep yazdır. İlk kitabımı […]

Devamını Oku
Çalışma

Bizi çalışmak yaşattı Yaşam akıp giderken Bir gurur mesaisi “Uyanıyor Ankara, günün ilk saatleri.” Çağdaş Türkü’nün bu şarkısı ve üniversiteli hayatlarımızı işçi sınıfının bir günüyle birleştiren sözleri, bize heyecan veriyordu. Günün ilk saatlerinde uyanamayacak kadar haytaydık o zaman. Devamsızlık tehdidi olan sabah sekiz derslerine şiş gözlerle gider, sıralarda uyuklarken bir sonraki eylemin planlarını yapardık.  Ancak […]

Devamını Oku