Yürüdüm. Tüm o kasvetli ama bir o kadar davetkâr, daracık ve kalabalık yollarda yürüdüm. Başım dikti, gözlerim kara ve aceleci. Ya kaçırıverirsem gökyüzünü ya selam veremezsem uçan kuşlara, simit veremezsem martılara, varacağım derken vuslata. Bir vapur düdüğünde usulca ağladım birden. Bir istasyonda yeşeririm umuduyla ansızın döküldüm yapraklarla. “Kavuşmak gerek.” dedim içimden ama kavuşmak için önce […]
Yürüdüm. Tüm o kasvetli ama bir o kadar davetkâr, daracık ve kalabalık yollarda yürüdüm. Başım dikti, gözlerim kara ve aceleci. Ya kaçırıverirsem gökyüzünü ya selam veremezsem uçan kuşlara, simit veremezsem martılara, varacağım derken vuslata. Bir vapur düdüğünde usulca ağladım birden. Bir istasyonda yeşeririm umuduyla ansızın döküldüm yapraklarla. “Kavuşmak gerek.” dedim içimden ama kavuşmak için önce kaybolmak şart. Kaybolmalı artık İstanbul’un sokaklarında, oturup kalmalı belki boğazı gören dik yokuşlarında ve salya sümük haykırmalı özgürlüğe çıkmaz sokaklarda. Yürüdüm. Yollar bitmiyor ama acelem var sevdaya…
“Herkese Selam, Sana Hasret” der ya Piraye’ye Nâzım. Hasret dediğin belki de en yakınındaki boşluktur ya. Hangi acele doldurur boşluklarını hasretin, bilinmez. Nâzım Hikmet, mavi gözlü dev; hasretin en derin sularında yüzen şair. Onun dizelerinde, memleketine, sevdiklerine ve özgürlüğe duyduğu özlem, aceleye meyletmeyen bir nakış gibi sabırla işlenmişti ya…
Yürüdüm. Ayak seslerim yankılandı duvarlarda, yosun kokan sahillerde ses verdim balıkçılara. Nefes aldım kimsesiz bir harabenin bozguncu taşlarında. Soktum ellerimi cebime, bulduğum bir avuç özlem ve birkaç kırık cümle. Deniz kenarındaki çakıllar adımlarımı seyretti, balıklar bağırdı var güçleriyle “Memleket mi, yıldızlar mı, gençliğim mi daha uzak?” Biliyorum yollar keyfe keder, yollar yorgun, yollar tuzak, çabam beyhude. Her adım uzaklaştırdı varamadım, her adres yanlıştı bulamadım. Hasret, bir ömür boyu taşınır mı? Taşıdı Nâzım. Hapishane duvarlarını yırtan dizeleriyle haykırdıkları özgürlük oldu, sürgün yollarında memleketine yazdığı her şiir umut oldu. Bata çıka Galata’nın kaldırımlarına sürtündü ayakkabılarım, sabır serildi üstüme, gözü gözlerim oldu. O esrik telaş geride kaldı, yolu yolum oldu, sevda memleketim oldu.
Sen esirliğim ve hürriyetimsin,
Çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin,
Sen memleketimsin.
Sen ela gözlerinde yeşil hareler,
Sen büyük, güzel ve muzaffer
ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin…
Yürüdüm. Acelem durdu umuda. Her köşe başında bir hatıra, her eski taşta bir anı. Kulağıma çalındı martıların her şeye inat özgürlüğe kanat çırpışları. Anladım ki yol, varılmaktan çok aşılmaya yazgılıydı. Nâzım Hikmet’in hasreti de çoğu zaman bir mücadele çağrısıydı. O, hasretin acısını yaşarken bile umudu elden bırakmadı. Çünkü hasret, onun için sadece bir eksiklik değil, aynı zamanda mücadele etme gücü veren bir aracıydı. Zincirlerin ardında, demir parmaklıkların ötesinde, direnişin, özgürlüğün türküsünü söyledi. Zaman ne derse desin, özgürlüğe duyduğu özlem, onun mücadeleci ruhunu besledi.
Ben içeri düştüğümden beri
Güneşin etrafında on kere döndü dünya.
Ona sorarsanız:
“Lâfı bile edilmez, mikroskobik bir zaman.”
Bana sorarsanız:
“On senesi ömrümün.”
Bir banka oturdum, Boğaz’a karşı. Bir yunus görsem ölürüm aşkımdan şimdi. Maviliklerde süzülen vapurlara bakarken Nâzım’ın gözleri geldi gözlerimin önüne. Aşkı mektuplara sığmayan, özgürlüğe ve memleketine hasretini her mısrasında taşıyan, yüreğiyle gören o gözler. Hasretin ne olduğunu bilen bir insanın yüreğinde taşıdığı o koca dünyayı düşündüm. Varmaya çalıştığım yer hep içimdeydi aslında, insanın tam yüreğinde…
“Kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin”
Her şey sadece seninle ilgiliydi ve ilgi şimdilik benim uzmanlık alanım değildi, günlerden güz ve mevsimlerden herhangi biri idi. Bilmem kaçıncı günün kaçıncı akşamında bir Ankara soğuğunda girdiğim esnaf lokantasında içtiğim kaçıncı çorba idi, belki de hiç içilmemişti. Çorba mı tuzlu idi, ben mi dertli idim ya da çorbanın kepçesi uzundu da ben mi yavaştım […]
Devamını Oku
Uçsuz bucaksız ve heybetli bir gökyüzü karşımdaydı az önce. Önemsemedim kimler nerelerdeydi ve saatler kimi gösteriyordu. İncelikli ve nazik bulutlar taşıyordu sırtında canım gökyüzü. Uzun uzun seyrettim salına salına dans edişlerini. Yüklenmiş yükünü belki boşluğuna asılmış kederlerin. Belki de zevkinde ve neşesinde gülmelerin. Kim bilir ve de niye bilsin?.. Ankara’da görmüştüm böyle bir gökyüzünü en […]
Devamını Oku
Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]
Devamını Oku
UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]
Devamını Oku