Seda Şanlı
Tüm Yazıları
Yol

Yürüdüm. Tüm o kasvetli ama bir o kadar davetkâr, daracık ve kalabalık yollarda yürüdüm. Başım dikti, gözlerim kara ve aceleci. Ya kaçırıverirsem gökyüzünü ya selam veremezsem uçan kuşlara, simit veremezsem martılara, varacağım derken vuslata. Bir vapur düdüğünde usulca ağladım birden. Bir istasyonda yeşeririm umuduyla ansızın döküldüm yapraklarla. “Kavuşmak gerek.” dedim içimden ama kavuşmak için önce […]

Yürüdüm. Tüm o kasvetli ama bir o kadar davetkâr, daracık ve kalabalık yollarda yürüdüm. Başım dikti, gözlerim kara ve aceleci. Ya kaçırıverirsem gökyüzünü ya selam veremezsem uçan kuşlara, simit veremezsem martılara, varacağım derken vuslata. Bir vapur düdüğünde usulca ağladım birden. Bir istasyonda yeşeririm umuduyla ansızın döküldüm yapraklarla. “Kavuşmak gerek.” dedim içimden ama kavuşmak için önce kaybolmak şart. Kaybolmalı artık İstanbul’un sokaklarında, oturup kalmalı belki boğazı gören dik yokuşlarında ve salya sümük haykırmalı özgürlüğe çıkmaz sokaklarda. Yürüdüm. Yollar bitmiyor ama acelem var sevdaya…

“Herkese Selam, Sana Hasret” der ya Piraye’ye Nâzım. Hasret dediğin belki de en yakınındaki boşluktur ya. Hangi acele doldurur boşluklarını hasretin, bilinmez. Nâzım Hikmet, mavi gözlü dev; hasretin en derin sularında yüzen şair. Onun dizelerinde, memleketine, sevdiklerine ve özgürlüğe duyduğu özlem, aceleye meyletmeyen bir nakış gibi sabırla işlenmişti ya…

 Yürüdüm. Ayak seslerim yankılandı duvarlarda, yosun kokan sahillerde ses verdim balıkçılara. Nefes aldım kimsesiz bir harabenin bozguncu taşlarında. Soktum ellerimi cebime, bulduğum bir avuç özlem ve birkaç kırık cümle. Deniz kenarındaki çakıllar adımlarımı seyretti, balıklar bağırdı var güçleriyle “Memleket mi, yıldızlar mı, gençliğim mi daha uzak?” Biliyorum yollar keyfe keder, yollar yorgun, yollar tuzak, çabam beyhude. Her adım uzaklaştırdı varamadım, her adres yanlıştı bulamadım. Hasret, bir ömür boyu taşınır mı? Taşıdı Nâzım. Hapishane duvarlarını yırtan dizeleriyle haykırdıkları özgürlük oldu, sürgün yollarında memleketine yazdığı her şiir umut oldu. Bata çıka Galata’nın kaldırımlarına sürtündü ayakkabılarım, sabır serildi üstüme, gözü gözlerim oldu. O esrik telaş geride kaldı, yolu yolum oldu, sevda memleketim oldu. 

Sen esirliğim ve hürriyetimsin,
Çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin,
Sen memleketimsin.
Sen ela gözlerinde yeşil hareler,
Sen büyük, güzel ve muzaffer
ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin…

Yürüdüm. Acelem durdu umuda. Her köşe başında bir hatıra, her eski taşta bir anı. Kulağıma çalındı martıların her şeye inat özgürlüğe kanat çırpışları. Anladım ki yol, varılmaktan çok aşılmaya yazgılıydı. Nâzım Hikmet’in hasreti de çoğu zaman bir mücadele çağrısıydı. O, hasretin acısını yaşarken bile umudu elden bırakmadı. Çünkü hasret, onun için sadece bir eksiklik değil, aynı zamanda mücadele etme gücü veren bir aracıydı. Zincirlerin ardında, demir parmaklıkların ötesinde, direnişin, özgürlüğün türküsünü söyledi. Zaman ne derse desin, özgürlüğe duyduğu özlem, onun mücadeleci ruhunu besledi. 

Ben içeri düştüğümden beri

Güneşin etrafında on kere döndü dünya.

Ona sorarsanız:

“Lâfı bile edilmez, mikroskobik bir zaman.”

Bana sorarsanız:

“On senesi ömrümün.”

Bir banka oturdum, Boğaz’a karşı. Bir yunus görsem ölürüm aşkımdan şimdi. Maviliklerde süzülen vapurlara bakarken Nâzım’ın gözleri geldi gözlerimin önüne. Aşkı mektuplara sığmayan, özgürlüğe ve memleketine hasretini her mısrasında taşıyan, yüreğiyle gören o gözler. Hasretin ne olduğunu bilen bir insanın yüreğinde taşıdığı o koca dünyayı düşündüm. Varmaya çalıştığım yer hep içimdeydi aslında, insanın tam yüreğinde…

“Kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
                                      ben hasretlerin”

Yazarın Diğer Yazıları
En Çok Kışın Susar İnsan

Yılın sonu bir yandan da dar gelir insana, yeni yıl neşesinin ve umudunun yanında. Sanki takvim yapraklarının ağırlığı var diyeceğim de, takvim yaprağı yok artık hayatın rutininde.Velhasıl bir yıl daha eskimişiz, bir yıl daha “hallederiz” demişiz, bir yıl daha taşımışız taşıyamadıklarımızı. Ve şimdi, tam burada, yılın sonunda, dilimin ucuna yerleşen o tuhaf ağırlıkla kalıyorum ben. […]

Devamını Oku
Başı Sonu

“nasıl iş bu  her yanına çiçek yağmış erik ağacının ışık içinde yüzüyor neresinden baksan gözlerin kamaşır oysa ben akşam olmuşum yapraklarım dökülüyor usul usul adım sonbahar”  Attilâ İlhan Yapraklar sararmış, şehirde hâkim olan puslu bir havaymış, rüzgârlar yağmurlara karışmış, velhasıl sonbahar kapıdaymış. Kapıda olan onca şey varken sonbaharı buyur etmemek olur mu? Sen geç şöyle, […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku