Nebil Özgentürk
Tüm Yazıları
Çocuklar Düşe Kalka Büyür!
Ana Sayfa Tüm Yazılar Çocuklar Düşe Kalka Büyür!

Çocukların yurdu yoktur… Tüm dünya çocuklarındır.   Ama dünya zalimleri ve delileri, en büyük kötülüğü çocuklara yapıyor…  Hele şu yakın zamanlara, Gazze’ye, Tahran’a baksanıza!.. Yemek ve su kuyruğunda açlık, susuzluk içinde çocuk fotoğrafları gelip geçiyor önümüzden… Ya da okula atılan bombalar… Paramparça olan kız çocukları… Yaralı ya da cansız bedenler.. Kahredici, hem de çokkk. * […]

Çocukların yurdu yoktur… Tüm dünya çocuklarındır.  

Ama dünya zalimleri ve delileri, en büyük kötülüğü çocuklara yapıyor… 

Hele şu yakın zamanlara, Gazze’ye, Tahran’a baksanıza!..

Yemek ve su kuyruğunda açlık, susuzluk içinde çocuk fotoğrafları gelip geçiyor önümüzden… Ya da okula atılan bombalar… Paramparça olan kız çocukları… Yaralı ya da cansız bedenler.. Kahredici, hem de çokkk.

*

Evet… Fark etmişsinizdir dostlar… 

Karanfil’in bu sayısında çocukluk üzerine turlayacağız… 23 Nisan 2026 da kapımızdayken.

**

30 yıl boyunca biyografi ağırlıklı yazılar yazdım… Her kesimden, her alandan yaşam öyküleri!

Çocukluğa da uzandık çoğu zaman. 

Sayfada yerimiz yurdumuz yettiğince, kimi isimlerin çocukluk dönemlerini paylaşacağım sizlerle… 

Kemalettin Tuğcu’dan başlayalım.. 

*

Kemalettin Tuğcu…

Bir çocuk hikâyecisiydi… Çocukluğumuzun gözyaşı, zekâ ve duygu yaşımızın karbon kâğıdıydı. Tommiks’ler, Teksas’lar, Zagor’larla birlikte, gözyaşları içinde bir de Kemalettin Tuğcu’nun Sokak Çocuğu’nu, Ekmek Parası’nı, Yolunu Şaşıran Adam’ını, Görmeyen Yavrusu’nu, Eskici Baha’sını ve daha nice hikâye kitabını okurdu çocuklar, hatta büyükler… Okuma yazma bilmeyen yaşlılar da çocuklara okuturdu bu ağlatan hikâyeleri. Hatta birçoğu da bu sayede okumayı sökerdi.

Okudukça ağlar, ağladıkça okurdu yediden yetmişe herkes. Çok sattığı ve epeyce para kazandırdığı için, kitapçı vitrinlerinin en değerli eserleri “Kemalettin Tuğcu”nunkiler olurdu.

Eleştirmen ve yazın dünyasının ileri gelenleri ise çok ağlattığı için “salya sümük hikâyeci” derdi onun için. Hatta daha da ileri giderek, “Hikâyelerinin konusu incir çekirdeğini bile doldurmaz.” diye suçlarlardı. Bazıları da, “çocukluğumuzu karartan yazar” diye eleştirirdi onu. Kısacası eleştirmenler, edebiyatçı bile saymazdı onu, edebiyat tarihçileri de adını hiç anmazdı. Tüm bunlar belki doğru, belki yanlıştı ama kim ne derse desin, o, “Çocukların Kemalettin Dedesi”ydi. Kahramanların çoğu çocuktu…

1902 Çengelköy doğumluydu Kemalettin Tuğcu. 

Üç padişah, dokuz cumhurbaşkanı görmüştü. 

Yani Meşrutiyet’i, Hürriyet’i ve Cumhuriyet’i yaşamıştı. Ayakları sakat doğmuştu, sonraki yıllarda ameliyatlar, iltihaplar derken, okula gidememiş, eve kapanmak zorunda kalmıştı Kemalettin Tuğcu… 

Evde, kendi kendine öğrenmişti okumayı… Ve asker babasının kütüphanesinde, kitapları birer birer çekip okumuş ve kendi kendini yetiştirmişti. Engelliliğini avantaja çevirmişti böylece… 

“Çünkü yapacak bir şeyim yoktu. Bütün gün evde oturuyordum… Sokaklarda oynayamıyordum, okula gidemiyordum, acı çekiyordum ve bunalımlar içindeydim. Avunmak için kendimi şiir ve yazıya veriyordum.” diyecekti.

Kemalettin Tuğcu, o acılı, içine kapanık, soğuk ve yalnız geçen çocukluk ve ilk gençlik zamanlarının ardından, hayal dünyasını zorlayacak ve seri biçimde çocuk öyküleri yazacaktı. Ticari ağırlıklı kitaplar basan yayıncılar Kemalettin Tuğcu’yu keşfedecek ve satış rekorları kıracaktı… O gözyaşıyla başlayıp mutlu sonla biten Tuğcu öykülerinden “cep fotoroman”lar üretilecek, filmler yapılacaktı… Nesilden nesile okuma yolculuğunda, Kemalettin Tuğcu durağına uğramayan kalmayacaktı sanki… Çocukluk işte!

**

Yaşar Kemal’in Yetimliği!

Çocukluğu zor, çok zor geçen bir yazardır Yaşar Kemal… 

Çocukken kaybeder tek gözünü; eniştesi, kaza sonucu keskin bir kamayı saplamıştır sağ gözüne. 

Tek gözle dünyayı tanımaya koyulacak. Tek gözle dünyasını kuracaktır… 

Çocuk yaşlarda dilini kaybedecektir…  6-7 yıl kekeme kalacaktır… Köy meydanında akran zorbalığı yaşayacaktır bu yüzden… 

Küçük Kemal de eline geçen destanlarla avunacaktır… Ancak okur-yazar olduktan sonra kekemelikten kurtulur! 

Ve çocuk gözü babasının öldürülmesini görecektir. 

“Mesela babamı öldürdüler benim. Camideydim bir gün, babamın yanındaydım. Geldi adam vurdu.” Babasını camide namaz kılarken öldüreceklerdi, evet… 

O akşam, sabaha kadar, “yüreğim yanıyor” diye ağladı Kemal… İşte kekemeliğine sebep de buydu…

Yalnız türkü söylerken kekelemiyordu…  

Babasının ölümüne, cinayete, çok sarsılıp çok üzülen Yaşar Kemal, uzun süre mezarlıkların önünden dahi geçmedi. 

Ancak ömrünün son yıllarında babasının mezarını ziyaret edebilecekti. Olayın travmasını uzun süre atlatamadığı için…

Çocukluğunda canının her istediğini yaptığını, âşıkların anlattığı destanları, eşkıya hikâyelerini dinleyerek büyüdüğünü anlatırdı. “Ben köyden ayrılıp şehre düşünce çocukların çocuk olduğunu anladım. Elbette çocuktuk biz de ama hiç kimse bize küçültücü bir davranışta bulunmadı. Bizim köyde çocuklar da insandı.” diyecekti, kendini anlattığı kitabında.. 

Çocukluğun hüzünlü yılları işte… 

**

Neşet Ertaş Parmakları…

Ustaların ustası Neşet Ertaş 300’ü aşkın beste yapar ama 15 yıl kadar sazına dokunamaz… Parmakları hareket etmez. 

Peki, nasıl olmuştu da bir gecede parmakları kilitlenmiştir Neşet Ertaş’ın?

Babası Muharrem Ertaş’la, köy köy, düğün düğün dolaştığı çocuk yaşlarına kadar uzanıyor bunun nedeni. 

Kırşehir’de ve civar şehirlerde ekmek parasına çıktığı zamanlar! 10-15 yıl kadar sünnet törenlerinde, düğünlerde çalıp söylemişler baba-oğul. 

Düğün yerinde kurulan sofralarda içki içer olmuşlar hâliyle. Çocuk Neşet de içecektir! 

Biraz mecburiyetten, biraz da “içmezsek ayıp olur” duygusuyla! Ve yıllar boyu “zorunlu” olarak kaldırılan kadehler, çeyrek asır sonra bedel ödetecektir Ertaş’a. Parmaklar hassasiyetini yitirecektir.

Neyse ki 1970’lerin sonunda bir yolunu bulup yurtdışına gidecek, Almanya’da çok uzun süren tedavi görecek ve bir vesileyle yerleşecekti de… Düğün, sünnet orada da olacaktı elbette. Ve 2000 yılında Türkiye’ye dönüşü ise muhteşem olacaktı…  

Çocukluğunu hiç unutmayacaktı ömrünün son baharında! 

Ahhh! Yoksul çocukluğum diyerek!..

**

Aziz Sancar’ın Karıncaları

Nobel ödüllü bilim insanımız Aziz Sancar’ın çocukluğu, rengârenk  bahçelerin, bağların arasında Mardin’de geçmişti.. 

“Fakir değildik. Güzel bir evimiz vardı ama paramız yoktu. Kardeşler duymak istemez ama orta üçe kadar ayakkabı giyemezdik, sadece okula gittiğimizde ayakkabı giyerdik. Ayakkabı alacak paramız yoktu çünkü. Yani yoksul değildik ama durum öyleydi. Sadece biz değil herkes öyleydi. Öyle bir köylü çocuğu olarak büyüdüm.” 

Sancar, ilk, ortaokul ve lise eğitiminin çok verimli geçtiğini söylemişti sohbetimizde… “Mardin okullarında gördüğüm eğitimi İstanbul’dakilere değişmem.” diyecek ve devam edecekti:

“Köy Enstitüsü mezunlarıydı öğretmenlerim. Cumhuriyet idealizmiyle yetişmişler, bizi de öyle yetiştirdiler. Tabii ki onlara şükran borçluyum. Nobel ödülümde onların da emeği vardır.”

Aziz Sancar’ın şaşırtıcı olduğu kadar “bilim adamı olacak çocuk” dedirten bir çocukluk anısı daha var! Mardin Savur’da okuduğu yıllar… Öğleden sonra ders biter, tüm çocuklar evine döner. Küçük Aziz okulun avlusundadır. Karıncaların peşindedir. Yüzlerce karınca, ağaç gövdesinden toprağa doğru sürü halindedir. Nasıl bir yol izlerler, sonunda nerede dururlar. Bunu keşfetmeye çalışır. Karınca, zaman, mekân! 

Çocuk merakı işte.  

BÜYÜKLERİN EGEMENLİK, ÇOCUKLARIN BAYRAMI KUTLU OLSUN..

Yazarın Diğer Yazıları
Çocuklar Düşe Kalka Büyür!

Çocukların yurdu yoktur… Tüm dünya çocuklarındır.   Ama dünya zalimleri ve delileri, en büyük kötülüğü çocuklara yapıyor…  Hele şu yakın zamanlara, Gazze’ye, Tahran’a baksanıza!.. Yemek ve su kuyruğunda açlık, susuzluk içinde çocuk fotoğrafları gelip geçiyor önümüzden… Ya da okula atılan bombalar… Paramparça olan kız çocukları… Yaralı ya da cansız bedenler.. Kahredici, hem de çokkk. * […]

Devamını Oku
Haldun Dormen

Şahane uğurlandı Haldun Bey.  Kibarlığının, sahne tutkusunun, akademisyenliğinin, dostluklarının, arkadaşlığının karşılığını aldı aslında. Sanat ülkesi, tiyatro mahallesi öz evladına görkemli bir veda yaptı.  Türkiye, kararlı bir Cumhuriyetçiyi, sonsuz bir Atatürkçüyü kaybetti.   Haldun Dormen yaşamını kaybetti, evet…  Kaybeden aslında replikler oldu… Kaybeden, tiyatro koltukları oldu…  Hayalini kurduğu, hazırlıklarını yaptığı müzikallerin-oyunların seyircileri kaybetti…  Yolunu gözleyen öğrenciler […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Çocuklar Düşe Kalka Büyür!

Çocukların yurdu yoktur… Tüm dünya çocuklarındır.   Ama dünya zalimleri ve delileri, en büyük kötülüğü çocuklara yapıyor…  Hele şu yakın zamanlara, Gazze’ye, Tahran’a baksanıza!.. Yemek ve su kuyruğunda açlık, susuzluk içinde çocuk fotoğrafları gelip geçiyor önümüzden… Ya da okula atılan bombalar… Paramparça olan kız çocukları… Yaralı ya da cansız bedenler.. Kahredici, hem de çokkk. * […]

Devamını Oku
Sen Olabilirsin

Bu şehirde çocuk olmak; sabah okul yolunda yanaklarına vuran ayazı, öğle vakti kaldırım taşlarından yükselen sıcaklığı, akşamüstü göğü saran puslu turuncu vedayı iyi bilmektir. Havasında, gökyüzünde, anıların ve saklı kalmış çocukluk hikâyelerinin peşine düşmek bu yüzden mümkündür. Bir şairin baktığı göğe baktığını, bir tarih sayfasında sözü geçen rüzgârların sana da dokunduğunu bilirsin. Şehrin kendisi gibi […]

Devamını Oku