Şükrü Erbaş
Tüm Yazıları
Yalımlar II
Ana Sayfa Tüm Yazılar Yalımlar II

İnsanı anlamaya çalışıyorum. Bunun için gerçeğin özündeki trajediyi görmem gerekiyor. Yetmez, o trajediyi kendi yaşadıklarıma göre yeniden yaratmam gerekiyor. Kimseye bilmece çözdürmeden yapmalıyım bunu. Kapıdan içeri kolay girmeli insanlar. Macera içerde başlamalı. Bunun için yazdığımın önce anlaşılması gerekir, sonra anlaşılmaması. Daha derinde bir başka anlam olduğunu görmeli okur. Yaralarının ve arzularının dile geldiği derinliği görmeli. […]

İnsanı anlamaya çalışıyorum. Bunun için gerçeğin özündeki trajediyi görmem gerekiyor. Yetmez, o trajediyi kendi yaşadıklarıma göre yeniden yaratmam gerekiyor. Kimseye bilmece çözdürmeden yapmalıyım bunu. Kapıdan içeri kolay girmeli insanlar. Macera içerde başlamalı. Bunun için yazdığımın önce anlaşılması gerekir, sonra anlaşılmaması. Daha derinde bir başka anlam olduğunu görmeli okur. Yaralarının ve arzularının dile geldiği derinliği görmeli. Aşkının, acısının, yaşadıklarının hem biricik olduğuna inanmalı hem de başkaları tarafından da yaşandığına. 

Böyle olmazsa şiirimizi okuyan herkes onu yeniden nasıl yazar? Hayatın karmaşası, insanın sınırları, yaşamanın mucizesi küçücük hayatlarımızı nasıl sonsuza dönüştürür? 

***

İnsan geçmişe inanır. Geleceğe inanır. ‘Şimdi’ boylu boyunca bir endişe kaynağıdır. Umut, korku, haz ve acı henüz tamamlanmamıştır. Biz, bir yanımız geleceğe bir yanımız geçmişe dönüşerek varlığımızı tamamlamaya çalışırız. Bu, ölüme dek sürecek bir çırpınma dönemidir. ‘Şimdi’ henüz tamamlanmamıştır, dokunulmaz bir zamana dönüşmemiştir. Dönüştüğünde ise bizimle ilgili değerlendirmeyi hep başkaları yapacaktır. Elimizde, kendi hakkımızda konuşamayacağımız iki zaman kalmıştır: geçmiş ve gelecek. İskeletimizin fotoğrafı olan şiir belki bir vakit daha ölü bir ‘şimdi’yi konuşmayı sürdürecektir. 

***

İnsan sevince iyileşmiyor. Dünyanın kendisini sevdiği yanılsamasıyla hayal kırıklığının bütün kapılarını açıyor. Sonra ne kadar mutsuzluk şarkısı varsa hepsini yeni baştan bir de o söylüyor. Giderek her şeyin kendisine yapılmış bir haksızlık olduğuna inanmaya başlıyor. Bu, bilinçli ya da bilinçsiz, yaşamak ve sevmek arzusunu daha da büyüten bir varoluş tutkusuna dönüşüyor. Ölümün eşiğinde insanın ellerini ısıtacağı bir gönül ocağı olmazsa, insan yaşadığına nasıl inanır! Sevmek belki de tanrısal bir yalnızlıktan üstümüze düşen bir ışıma zamanıdır.

***

Bize söylenen her sevgi sözü, bizi sessizce onurlandırırken aynı zamanda özgürlük alanımızı biraz daha daraltır. Biz, kendini sevmenin mahcup hazzıyla, kendimizden biraz daha uzaklaşmanın ortalama yalnızlığı arasında, bütün mutsuzlukların yalnızca bize ait olduğuna inanırız. Çünkü biz de herkes kadar biriciğiz! 

Ancak dünya döner, biz büyürüz ve bir gün biz de herkes gibi kalabalıkla aramıza bir eşitlik çizgisi çekerek yaşamanın künhüne varırız! 

***

Arzu ile gerçeklik arasında büyük uçurumlar, acılar var. Biraz içimize eğilince arzunun gerçekleşmesinin de bir başka hayal kırıklığı olduğunu görürüz. İnsan bu büyük çarmıhta tuhaf bir rüya görür. Öyle sahicidir ki rüya, gözümüzün değdiği herkes bizi sever! Uyandıktan sonra bir zaman daha bakarız içimize. Sonra arzunun atları eşiklerde ölür. Dünya, bıraktığı yerden tekrar ele geçirir ruhumuzu. Yerlerden göklerden yapılmış bir sarkaç, insandan insana gider gelir, gider gelir. 

Bizim büyük çaresizliğimiz şudur ki bütün bunları ölümün ana rahminde yaşarız! 

***

Sessizlikten başka bir ‘ritüelim’ yok. Yalnız benim oturduğum bir koltuk, kâğıt-kalem (şimdilerde bilgisayar), bazen diplerden gelen bir müzik, günün bütün saatleri aynı değerdedir ama dünyanın henüz uyanmadığı alacakaranlık bir seher… serçeler, saka kuşları, yapraklarda yanan bir ay kandili, yataklarımıza dolan yasemin kokulu bir sokak. Bir güzel Kürt çocuğun verdiği “sêva mêkekrêj” (karanfilli elma)… dilin billuruna varmak için yetiyor bana.

Yazarın Diğer Yazıları
Yalımlar II

İnsanı anlamaya çalışıyorum. Bunun için gerçeğin özündeki trajediyi görmem gerekiyor. Yetmez, o trajediyi kendi yaşadıklarıma göre yeniden yaratmam gerekiyor. Kimseye bilmece çözdürmeden yapmalıyım bunu. Kapıdan içeri kolay girmeli insanlar. Macera içerde başlamalı. Bunun için yazdığımın önce anlaşılması gerekir, sonra anlaşılmaması. Daha derinde bir başka anlam olduğunu görmeli okur. Yaralarının ve arzularının dile geldiği derinliği görmeli. […]

Devamını Oku
Ankara: İkinci Ana Rahmim

Yazdığım onca şiiri, yazıyı birer anı yazısı saymazsak, ben sanırım hayatım boyunca geçmişle ilgili üç-beş yazı ancak yazmışımdır. Şimdi, Çankaya Belediyesi adına yayımlanan bu güzel dergi için, ikinci ana rahmim dediğim kentim için, tamı tamına 29 yıl yaşadığım ve 21 yıldır uzağında olduğum bozkırın nazar boncuğu Ankara için üç-beş cümle kuracağım ama ellerim titriyor, kalbim […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku