Eski, hüzünlü Yeni, uzak. İki yalnızlıktan yapılmış Dilsiz kirpiksiz bir çatı Kapı pas Avlunun şarkısı yok Hiçbir çocuğun oynamadığı Bir sokak dışarda Büyükler bin yıl önce ölmüş Avluda bir ağaç hayaleti Yıldızların arasından Ne bir kamyon geçiyor Ne üzüm bağlarını getiren Bir kağnı sesi Dere, bir küçücük köprünün Gözlerinde boğuldu. Ne istiyordun ki? Bilmiyorum Belki […]
Eski, hüzünlü
Yeni, uzak.
İki yalnızlıktan yapılmış
Dilsiz kirpiksiz bir çatı
Kapı pas
Avlunun şarkısı yok
Hiçbir çocuğun oynamadığı
Bir sokak dışarda
Büyükler bin yıl önce ölmüş
Avluda bir ağaç hayaleti
Yıldızların arasından
Ne bir kamyon geçiyor
Ne üzüm bağlarını getiren
Bir kağnı sesi
Dere, bir küçücük köprünün
Gözlerinde boğuldu.
Ne istiyordun ki?
Bilmiyorum
Belki bir gökkuşağı
Yastığın üstünde
Bir ıslık
Gidenlerden asfalta düşmüş
Bir saç teli
Komşu pencerelerde
Bir ırmak
Annelerin kirpiklerinden akan
Babaların sustuğu bütün şarkıları
Söyleyen bir radyo
Bozkırın ruhundan yapılmış
Bir kayıp cennet
Bir köpeğin gözlerinden
Ödünç alınmış bir merhamet
Bir bayram sabahı
Ölüm ağıtı
Rüya gören bir çocuk
İnsanın yaşamayı sevdiği
Bir avuç geçmiş
Bir nefes gelecek.
Dünya avuçlarından kayıp giderken
Ne isteyebilir ki insan…
Konuşmalarımda, elbette sözün akışına bağlı olarak, sık kullandığım iki dizesi vardır, Louise Elisabeth Glück’ın, olağanüstü iki dize: “Dünyaya bir kere çocukken bakarız / Ondan sonrası hatıradır.” Bu iki dizenin çağrışım alanıyla bir biçimde örtüştüğünü düşündüğüm iki dize de Attilâ İlhan’dan alıntılayalım: “Çocukluktan çıktığını sanmak / Aslında çocukçadır.” Madem alıntılarla başladık, şiirsel yaratıcılıkla ilgili iki çok […]
Devamını Oku
Eski, hüzünlü Yeni, uzak. İki yalnızlıktan yapılmış Dilsiz kirpiksiz bir çatı Kapı pas Avlunun şarkısı yok Hiçbir çocuğun oynamadığı Bir sokak dışarda Büyükler bin yıl önce ölmüş Avluda bir ağaç hayaleti Yıldızların arasından Ne bir kamyon geçiyor Ne üzüm bağlarını getiren Bir kağnı sesi Dere, bir küçücük köprünün Gözlerinde boğuldu. Ne istiyordun ki? Bilmiyorum Belki […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku