Şükrü Erbaş
Tüm Yazıları
“Kimseye Borcumuz Kalmadı Değil Mi?”
Ana Sayfa Tüm Yazılar “Kimseye Borcumuz Kalmadı Değil Mi?”

Konuşmalarımda, elbette sözün akışına bağlı olarak, sık kullandığım iki dizesi vardır, Louise Elisabeth Glück’ın, olağanüstü iki dize: “Dünyaya bir kere çocukken bakarız / Ondan sonrası hatıradır.” Bu iki dizenin çağrışım alanıyla bir biçimde örtüştüğünü düşündüğüm iki dize de Attilâ İlhan’dan alıntılayalım: “Çocukluktan çıktığını sanmak / Aslında çocukçadır.” Madem alıntılarla başladık, şiirsel yaratıcılıkla ilgili iki çok […]

Konuşmalarımda, elbette sözün akışına bağlı olarak, sık kullandığım iki dizesi vardır, Louise Elisabeth Glück’ın, olağanüstü iki dize: “Dünyaya bir kere çocukken bakarız / Ondan sonrası hatıradır.” Bu iki dizenin çağrışım alanıyla bir biçimde örtüştüğünü düşündüğüm iki dize de Attilâ İlhan’dan alıntılayalım: “Çocukluktan çıktığını sanmak / Aslında çocukçadır.” Madem alıntılarla başladık, şiirsel yaratıcılıkla ilgili iki çok çarpıcı alıntı daha yapıp, çocukluğa, oradan, “kültürel ana rahmimden” çıkıp, hayatın büyük, yaralı, büyülü, yaratıcı yıllarını geçirdiğin “ikinci ana rahmime” kısa bir yolculuk, belki benzer hayatları yaşayanlara o büyülü umudu ve acıları anımsatır. 

Freud, “şiirsel eylemin ilk izlerini çocukta arayabiliriz. Çocuğun en sevdiği, en çok uğraştığı şey oyundur. Kendine özgü bir dünya yarattığına, içinde yaşadığı dünyanın eşyalarını kendine en uygun şekilde düzene soktuğuna göre, oynayan her çocuk şair gibi davranıyor demektir. Şair de çocuğun yaptığını yapar. Düşsel bir dünya yaratır kendine” der ve ekler: “yalnızca doyumsuz insan düş kurar. Doyuma ulaşmamış arzular düşlerin öncüleridir.” Bu olağanüstü önemli saptamayı, bir o kadar çarpıcı bir cümleyle Aragon da şöyle ifade eder: “Şair, konuşurken ve yazarken nevrozludur, çocuk kimliğini çıkarır.” 

Sanırım bu eşiklerden geçerek, bütün çocuklar gibi benim de hayal hanemin oluştuğu, o herkese benzeyen ve hiç kimseye benzemeyen büyülü beşiğe kısacık bir bakalım. 

*

Benim içine doğduğum, içinden dünyaya doğduğum kent o yıllarda daha da küçüktü. Bütün dünyaya uzaktı. Biz öyle sanıyorduk. Görsel medya dediğimiz bir bulantı hayatlarımıza girmemişti. Henüz şarkı söylemeyi biliyorduk. Yıldızlarımız vardı. Bahçelerimiz vardı. Hayal kurmayı unutmamıştık. Unutmak ne demek, hayal kurmaktan başka bir hayatımız yoktu. Kitaplarda okuduğumuz o uzak dünyaları kalbimizde, dilimizde, gözlerimizde kuruyorduk. Oralarda yaşananları o bir avuç kentimizde yaşıyorduk. Çocukluk, her yerde, her zaman sonsuz bir hazinedir ama böyle kısılmış, yalnızlıkla kuşatılmış yerlerde bin kere daha hazinedir. Sonraki bütün hayatınızın harcı, mayası orada karılır. Bu zamanları yaza yaza büyürsünüz. O sonsuz hayalleri yaza yaza gerçeğe çevirirsiniz. O küçük kent beni de hiç durmayan bir beşikte sallaya sallaya insan etti. 

Sonra dünyanın kalbine yolculuk başladı. Ne tuhaf, çocukluğun o altın yıllarında, o küçücük kentte okuduğumuz büyülü kitaplardan birisi de Jules Verne’in ‘Arzın Merkezine Seyahat’ kitabıydı. Bizim merkezine yolculuk ettiğimiz dünya Ankara’ydı. Benim, doğduğum yer kadar önemli “kurucu” kentim, hayatımı kuran bir mucizeydi Ankara. Sanırım ölümden sonra da sürecek bir mucize.

*

Ankara, sosyal-siyasal-kültürel annemdir. Ihlamurların ve atkestanelerinin başkentidir. Aşkın, yoklukla, devrim düşüncesiyle, şiirle hece hece açıp, hece hece solduğu bir saklı zamandır. Sonsuz basın açıklamalarıdır. İki-üç kitabevini, otuz yıl boyunca aynı heyecanla bıkıp usanmadan gezmektir. Bin katlı bir binadan Kumrular Sokak’a günde sekiz saat bakmaktır. Yüz bin kişiyle yürüdüğüm mitinglerdir. Kadınların seslerinde bütün ışıklı caddeleri taşıdığı rüyadır. Erkeklerin bu rüyaya hayran baktığı büyük taşradır. Rakıyla köpüklenmiş hayal gecelerdir. Çocuklarla birdenbire aynı yaşa geldiğim yıllardır. Kederin büyük okuludur. Makarenko’dan ödünç alarak: “Bütün hayatım güzel geçti, çünkü beni bugüne getirdi” dediğim bir özge zaman atlasıdır. Türkü, bozkırda filizlendi ama Ankara’da gurbetini ve sılasını buldu. Aşk ise üzerini harflerle örttüğüm bir Züleyha masalıdır “asfalt ovalarda.” Tekrar olacak ama sınırlarını kavrayamadığımız, kalabalığını kavrayamadığımız, yalnızlığını kavrayamadığımız bir kent, kocaman siyah soğuk bir beşikte otuz yıl salladı beni, bizi. Devrim düşüncesinin eylem haliydi Ankara. Bütün yoksulluğuna ve şiddetine rağmen dünya güzeldi, yaşamak güzeldi. Bir kentin bir insanı yaratmasının masalıydı içinden geçtiğimiz. O zaman kimse inandıramazdı beni, bu kentin bir gün soğuyacağına, yabancılaşacağına, uzaklığın kedere dönüşeceğine. Ama insanlar gibi kentler de soluk alıp veriyor, yaşlanıyor, sevgisini yitiriyor sanırım. Yine de ağzımı her açtığımda “Ankara” diyeceğim ben.   

*

İzin verirseniz bir şiirle soluk alalım: 

Sıhhiye’den Ulus’a yürüyorsun

Bıçak gibi bir akşam iniyor Ankara’ya

Her yer kırbaçlı bir yalnızlık 

Evler sokaklar ışıklar insanlar 

Öyle bir yabancılık ki etinde yanan

Ruhun sadece korkuyla soluk alıyor.

Biraz erken gelsen dedi sabah Hatice

Çocukların akşama yiyeceği bir şey yok!

Deniz’ler darağacında duruyor henüz

Şiir yazıyorsun. Gece okula gideceksin

Ankara hiçbir zaman sıcak olmayacak

Ve sen bu şehre ana rahmim diyeceksin.  

O mazlum ses kırk beş yıl sonra 

Bir cümleye sığdıracak hayatınızı:

“Kimseye borcumuz kalmadı değil mi?” 

Yazarın Diğer Yazıları
“Kimseye Borcumuz Kalmadı Değil Mi?”

Konuşmalarımda, elbette sözün akışına bağlı olarak, sık kullandığım iki dizesi vardır, Louise Elisabeth Glück’ın, olağanüstü iki dize: “Dünyaya bir kere çocukken bakarız / Ondan sonrası hatıradır.” Bu iki dizenin çağrışım alanıyla bir biçimde örtüştüğünü düşündüğüm iki dize de Attilâ İlhan’dan alıntılayalım: “Çocukluktan çıktığını sanmak / Aslında çocukçadır.” Madem alıntılarla başladık, şiirsel yaratıcılıkla ilgili iki çok […]

Devamını Oku
Bir Avuç Geçmiş Bir Nefes Gelecek

Eski, hüzünlü Yeni, uzak. İki yalnızlıktan yapılmış Dilsiz kirpiksiz bir çatı Kapı pas Avlunun şarkısı yok Hiçbir çocuğun oynamadığı Bir sokak dışarda Büyükler bin yıl önce ölmüş Avluda bir ağaç hayaleti Yıldızların arasından Ne bir kamyon geçiyor Ne üzüm bağlarını getiren  Bir kağnı sesi Dere, bir küçücük köprünün Gözlerinde boğuldu. Ne istiyordun ki? Bilmiyorum  Belki […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Çocuk Olmak

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]

Devamını Oku
Ankaram = Anadolum…

Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]

Devamını Oku