İstanbullular bu konuda hava atmayı çok seviyor ama benim çocukluğumun Ankara’sında deniz yoksa da Gençlik Parkı vardı. Bir parkla deniz aynı şey mi diyebilirsiniz yine de içinde kayıkla gezdiğimiz, sıcak günleri serin akşam üstlerine bırakırken kenarında dondurma yediğimiz, köprüsünden geçtiğimiz yer bize yokluk hissettirmez, suyun verdiği ferahlığı verirdi. Park yine orada, göl de duruyor da […]
İstanbullular bu konuda hava atmayı çok seviyor ama benim çocukluğumun Ankara’sında deniz yoksa da Gençlik Parkı vardı. Bir parkla deniz aynı şey mi diyebilirsiniz yine de içinde kayıkla gezdiğimiz, sıcak günleri serin akşam üstlerine bırakırken kenarında dondurma yediğimiz, köprüsünden geçtiğimiz yer bize yokluk hissettirmez, suyun verdiği ferahlığı verirdi. Park yine orada, göl de duruyor da zaman o zaman değil işte.
Seksenlerde Gençlik Parkı son ihtişamlı günlerini yaşıyormuş, ben o zamanlar farkında değildim tabii. Sık sık troleybüse binip kaçtığımız bu yerde hem koskoca bir havuz hem lunapark vardı. İkisi bir aradayken, eğlencenin sonu yoktu. Burası, ancak trenle gidilebilen Atatürk Orman Çiftliği’nden ve Hayvanat Bahçesi’nden daha cazip gelirdi bana.
Burayı cazip kılan yalnız içindekiler değildi, çevresindekilerdi aynı zamanda. Parktan çıkınca hemen karşıya geçer, birbiri üzerine devrilir gibi duran binalar arasında yürür, dağılan evler, bozulan işler ve kimbilir kimlerden gelen çul çaput arasında gezinirdik. O zamanlar ismini Her Gelen Meydanı sandığım, sonraları Hergele Meydanı olduğunu anladığım yerde, eskicilerin arasında babamın çalgı arkadaşlarını bulurduk. Çoğu akşamdan akşama gittikleri işlerde, gündüzleri burada öldürür, bazen küçük tezgahlar da açardı. Bu tezgahlarda doldurulmuş kasetler olurdu. Doldurulmuş kasetlerin asıl adresi o ara Zafer Çarşısı ya da Kocabeyoğlu Pasajı’ysa da Hergele Meydanı’nın kasetleri daha cızırtılı ve daha eskiydi, ucuzdu da haliyle.
Ucuz olan bir diğer yer de keşmekeşinden kaçılmayan Ankara Hali’ydi. Halin ıslak yerlerinde kaymadan, kimsenin ayağına basmadan ve kimsenin ayağımıza basmasına fırsat vermeden hızlı hızlı bir ucundan girer bir ucundan çıkardık. İki yere uğramamız şarttı, biri Ulaşan Kardeşler, biri Yükseller Şekercisi. Ulaşan Kardeşler’den eski kaşar alınırdı ve illa biraz da ince bir dilim kestirilir, yanına iki dilim pastırma konurdu. Halin girişinde ekmek zaten almış olurduk, o ekmeği incecik bir tereyağıyla buluşturmak, kaşarı ve pastırmayı ona katık etmek bu gezinin yemeğiydi. Tabii sonra da çay yanına akide şekeriyle kapanışı yapardık. Bana tabii ki paşa çayı.
***
Aradan yıllar geçti. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nden çıktığımızda iki yol vardı, biri Kızılay’a doğru yürümek, biri Ulus’a. Eğer cuma günüyse, klasik müzik konseri ve CSO bizi beklerdi. O zaman bir üniversite öğrencisi için konsere gitmek lüks değildi.
Ama tabii her zaman Ulus tarafına konser için gitmezdik. Birincisi her bohem öğrencinin hayali deri bir ceketti. Deri olması yetmezdi, biraz da eski olsun isterdik. Çocukluğumda bol bol palaska, parka ve asker çantası bulunan Bit Pazarı’na 70’ler rüzgarı gelmiş, o aralar evlerde istenmeyen ne kadar kürklü palto, deri ceket varsa buralara düşmüştü. Ağırlardı, incecik bedenlerin üzerinde külçe gibi dururlardı ama olsun, rüzgarı yeterdi. Üstelik Bit Pazarı esnafı da eskisi kadar ucuzcu değildi, modanın farkındalardı ve fiyatları hiç de öyle insaflı sayılmazdı. Kaporalar bırakılır, pazarlıklar yapılır, üçe beşe bakılırdı. Bu maceradan zararlı çıkan azıcık harçlıklarıyla büyük hayaller peşinde koşan öğrenciler olurdu.
Yine kasetler vardı, kasetler hâlâ popülerdi ama biz o sıralar tezgahlarda solan kitaplarla daha ilgiliydik. Eğer Varlık Yayınları’nın elimizin içine sığan klasik serisinden bir kitap bulursak, bu sefer pazarlığa girişir, bu konuda da biz kârlı çıkardık.
Hele Hal’in arka sokağında başlayan ve Hal’e çıkacak kadar zengin olmayan ama bir sermayesi olduğu için yine de dükkanda işini yürüten esnafların sattıkları, öğrenciler için olmazsa olmazdı. Bir kere makarna burada paketle değil, kilo işi bulunurdu. Sonra açık bisküvi eskisi gibi bakkalda metal kutularda değilse de yine de vardı. Köpük pekmez ve kiloluk reçel fakir kahvaltımızın baştacı, enerji kaynağımızdı. Ben artık kendi evime çıktığımdan bizimkilerin ‘Bak hiç beslenemiyorsun’ itirazlarını böyle savuştururdum. Yine de, Hal’den asla almayacağımız şeyleri mutlaka tembihlerlerdi. Mesela sucuk, mesela tavuk. Zaten o günlerde bunları yemesek de olurdu.
“Bunları zaten okulda da yiyoruz” derken Ankara Üniversitesi yemekhanedeki iyileştirmeleri gerekçe gösterip yemeklere yüzde 50 zam yaptı. Bu pek çok öğrenci için yıkım gibi bir şeydi. Hemen bir toplantı düzenleyip buna karşı ne yapabileceğimizi düşünürken aklımıza tabii ki boykot geldi. Ama boykota başlayıp öğrencileri kantine yönlendiremezdik. Kantin daha pahalıydı üstelik çoğu sıcak yemeği yalnızca burada yiyen öğrenciler için alternatif de sayılmazdı.
Derhal bir ekip kuruldu. Hem Cebeci Kampüsü’nde hem Sıhhiye’de boykot başladı. Fakat her gün yüzlerce insana yemek hazırlamak, bunu organize etmek, alışverişini yapmak o kadar kolay sayılmazdı. Bir kere alacağınız her şeyi çok, pek çok almak zorundaydınız. Elbette aklımıza ilk gelen yer de yine Hal’di.
İlk günler patates salatası, kısır, sandviçle başladık. İlk sefer patates salatası için 5 kilo patates 3 demet maydanoz almıştık da saatlerce uğraşıp yaptığımız salata 5 dakikada bitince neye uğradığımızı şaşırmıştık. Evet fiyatlarımız ucuzdu, bir alternatifse alternatiftik de belli ki daha çok çalışmak gerekiyordu.
Kısırda iddialı olsak da ilk günün kısırı nasıl desem, biraz sulu oldu. Neyse Hatay usülü falan dedik, o da öylece gitti. İki krizle beraber daha hazırlıklı olmamız gerektiğini anlamış olduk. Anladık da bunu pratiğe geçirmek de kolay değildi. Akıllanmadık ve ertesi günlerde sigara böreğine karar verdik. İşte bu, her şeyi karıştıran şeydi.
Bir kere börek sarmak saatler değil, tam bir gece sürdü ama bu sefer 500 küsür börek yapmıştık. Peynirimiz imansız denilen cinstendi patatesle takviye yapıp onu da öyle kotarmıştık. Minik tüp bulmak en zoruydu ama onu da (şimdi nasıl hallettiğimizi söylemeyeceğim) hallettik. Başladık kızartmaya. Bütün bahçeyi saran kızartma kokusu, Özel Güvenlik Birimleri’nin bitmeyen tacizleri, her gelenin bir tane iki tane kapıp gitmesi bizi yıldırmadı ve börekler bize ilk elle tutulur paramızı kazandırdı.
Yorgunluktan ölmüştük. Boykot sürdürülebilir gibi değildi. Bir mucizeye ihtiyacımız vardı. O mucize de tam o sırada geldi. Zamlar geri alınmadı ama göstermelik hale getirildi. Boykot mu başarılı olmuştu, okul yönetimi minicik kampüsümüzü kaplayan kızartma kokusundan mı bezmişti, muhtelif bir gerginlik anında kızgın yağın tehlikesini mi sezmişlerdi, bilmiyorum.
Tabii başarılı boykotumuzun tatsız bir sonucu da olmadı değil. Aradan bir hafta geçtikten sonra ellerimize ulaştı disiplin cezalarımız. Ne yapalım, gidip Suluhan’da bir çay içip gözleme yiyerek karşıladık durumu. Fakir ve cezalıysak da yaşıyorduk bu hayatı.
Ben çocukken, Ankara griydi. Sıhhiye Köprüsü’nün altından geçtiğimizde gözlerimi kapamak ister, o karmaşadan ölesiye korkardım. Babaannemin eline sıkı sıkı yapışarak Abdi İpekçi Parkı’na vardığımızda gördüğüm heykel, bu sefer korku yerine bir sakinlik verirdi bünyeme. Metin Yurdanur bu eseri yaparken ne düşünmüştü bilmiyorum ama bana uzanan bir yardım eliydi onlar. Ankara’yı sevmeyen herkesin diline doladığı griden […]
Devamını Oku
İki katlı evleri, caddeler kadar geniş sokaklarıyla Bahçelievler çocukluk rüyamızın ayrılmaz bir parçasıydı. Cumhuriyet Ankara’sının gözde semtlerinden olan mahallede bir zamanlar bakanlar oturuyor, sokaklarında atla gezinti yapan askerlere rastlanıyordu. Bugün belki o eski görkemi yok ama yine de hâlâ Ankara denince ilk akla düşenlerden. Mahalleye henüz Zürih Pastanesi gelmemişti ama Şişman Pastanesi hâlâ yerindeydi. Seda […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku