Ayça Örer
Tüm Yazıları
Genç Şehrin Genç İnsanları
Ana Sayfa Tüm Yazılar Genç Şehrin Genç İnsanları

Bozkırın ortasındaki küçük bir şehirden bir başkente dönüşen Ankara için pek çok şey denilebilir. Sevmeyenlerine göre burası, yapacak az şeyin bulunduğu sıkıcı bir coğrafya. Sevenlerine göreyse bir yuva. Ona kim ne derse desin değişmeyen bir gerçek var ki şehir daima genç. Belki kuruluşundaki harç bu canlılığa ihtiyaç duyduğundan, belki Cumhuriyet harcını kararken daima ileri görmek […]

Bozkırın ortasındaki küçük bir şehirden bir başkente dönüşen Ankara için pek çok şey denilebilir. Sevmeyenlerine göre burası, yapacak az şeyin bulunduğu sıkıcı bir coğrafya. Sevenlerine göreyse bir yuva. Ona kim ne derse desin değişmeyen bir gerçek var ki şehir daima genç. Belki kuruluşundaki harç bu canlılığa ihtiyaç duyduğundan, belki Cumhuriyet harcını kararken daima ileri görmek gerektiğinden… Ne olursa olsun, Ankara daima yeniyi özleyen bir kent, bunu da en iyi genç nüfusuyla yapıyor. 

Falih Rıfkı Atay, Ankara’yı şöyle anlatıyor: 

‘‘Ankara’ya yıllardır gitmemiştim. Elimizde doğup büyüdüğü için bu sefer alıcı gözü ile bir dolaşayım dedim.

Düşünüyorum da bir zamanlar demiryolu köprüsünden Çankaya’ya kadar bir tek çatı, geceleri bir tek ışık yoktu. Atlı arabamız yabani bağ kütüklerini çiğneyerek köşke giderdik.

Ama şimdilerde bu yolun üstündeki yürür merdivenli mağazayı gezerken, ülkeyi ilk kurduğumuz yıllarda bütün çarşıda birbirine eş iki fincan bulamadığımız günler geliyor aklıma. Tren İstanbul’dan yirmi dört saatte geldiği için balık yüzü göremediğimiz yıllar…

Biz gençliğimize güvenerek yataksız vagonlarda, tahtakurularına katlanarak, öğle yemeğini Polatlı’da akşam yemeğini Eskişehir’de yiyerek, İstanbul’a gidip denize, adeta medeniyete kavuşurduk. Atatürk tek başına Çankaya’yı beklerdi.’’

Atay çok uzun bir zaman zarfından söz etmiyor. Ankara 1923’ten başlayarak her geçen gün gelişmiş, her yeniliği aramış, merak etmiş ve o yenilikler sayesinde bir başkent kimliği taşımış bir şehir. Falih Rıfkı Atay’ın Ankara’sı bu. Bir de Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara romanında anlattığı şehre bakalım: 

“Selma Hanım’la Neşet Sabit kenara çekilip bu dinç, gürbüz insan dizisine bir nevi hayranlık ve gıpta ile baktılar. İçlerinde yirmi yaşından fazla görünen yoktu. Kolları dirseklerine kadar sıgalı, gerdanları açık, sırtlarında yol çantaları, böğürlerinde matralarıyla şen şatır yürüyorlardı. Hepsi, bir ağızdan bir türkü tutturmuştu ve ta önde bir trampeta ile bir fifra bu türküye refakat ediyordu. Bu genç alayı, bir ilkbaharda, bir kırlangıç kafilesini andırıyordu ve insana onlar gibi uzak mesafelerin, egzotik ülkelerin, sergüzeştle dolu yolculukların hasretini veriyordu. Neşet Sabit’le Selma Hanım’ın ikisi birden bu hasretle tutuştu. Bu türküyü çağırarak, bu fifra ile bu trampetanın arkasından, bu gençler arasında yürümek, yürümek; bir daha dönmemek üzere, bir daha bu mazileşen, bu yığın yığın hatıraların yüküyle ezilen hayat merhalesine dönmemek üzere, henüz görülmemiş, henüz keşfedilmemiş ufuklara doğru gitmek, gitmek, gitmek…”

Karaosmanoğlu’nun Ankara’sı gençlerin neşesiyle ileriye atılırken, Falih Rıfkı Atay, gençlik uçarılığıyla İstanbul’a dönüşlerinin özeleştirisini veriyor. İkisinin ortak noktası, gençlik. 

Ankara içinde siyasetin her çeşidini, bürokrasiyi ve düzeni barındırsa da, taze bir şehir. Ruhunu da neşesini de yenilenme heyecanını da buradan alıyor. Kuruluşunda da bu maya var, gelişmesinde de. 

Gençlik ve değişim kendini o kadar gösteriyor ki, şairler, yazarlar, önce bir başkente uğruyor; İstanbul’un yıllardan gelen merkeziyetine burada karşı koyuyor, buranın sokaklarında yeni bir hikâyeyi kaleme alıyorlar. Şehir, şiire de yeni bir ses getiren Orhan Veli’nin, Cahit Sıtkı’nın, Melih Cevdet Anday’ın, Sabahattin Eyüboğlu’nun uğrak noktası oluyor. Sabahattin Ali, Karanfil Sokak’taki evinde düşünüyor romanlarını. 

Cumhuriyet’in ihtiyaçlarına uygun üniversiteler birbiri ardına kurulurken, bilimi her alanda yayma kararlılığı yine gençlerin eliyle Türkiye’ye yaygınlaştırılıyor. Mesela sonra “Mavi Yolculuk” kavramını Türkiye’ye armağan edecek, A. Kadir’le beraber İlyada ve Odysseia’ı Türkçeye kazandıracak Azra Erhat, böyle bir üniversitenin, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin ilk mezunlarından. Yine bu okulun mezunları arasında Adalet Ağaoğlu, Ahmed Arif, Bahriye Üçok, Muazzez İlmiye Çığ, Halil İnalcık, Sevgi Soysal yer alıyor. Türkiye tarihini değiştirecek isimler.  

Ankara’ya Türkiye’nin dört bir yanından gelen öğrenciler, sonra yine Türkiye’nin dört bir yanına dağılarak, yeni kurulan cumhuriyetin ilk öncüleri oluyor. Mülkiye Marşı’nı burada hatırlayalım: “Ey vatan, gözyaşların dinsin/ Yetiştik çünkü biz.”

Gençliğin nasıl Ankara’yla yan yana olduğunu hatırlamak için, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ni de hatırlamak gerekiyor. 1963 yılında kurulan ODTÜ’nün Türkiye tarihine katkılarını hatırlamak için, “Devrim Stadyumu”na bakmak bile yeterli. Stadyumun hikâyesini kendi de ODTÜ öğrencisi olan Mustafa Yalçıner anlatıyor:

“‘Devrim’ yazısını 1968 sonbaharında Taylan Özgür, Alpaslan Özdoğan, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan’la birlikte yazdık. Ben hatırlayamamıştım, Mete (Ertekin) kendisinin de olduğunu söyledi. Sadece ODTÜ’de değil genel olarak üniversite gençliği hareketlenmişti. Bir yandan kendi taleplerini savunuyor bir yandan da kalabalık gruplar halinde Elmalı’da olduğu gibi özellikle köylülerin mücadelesini desteklemeye gidiyorlardı. Üniversitede boykotlar yapılmış, gençler Ankara’daki miting ve yürüyüşlere katılıyordu. 1969’daki işgal mayalanmaktaydı.”

Şehrin merkezindeki parkın adını “Gençlik” olarak seçen, onlardan öğreneceği şeyleri asla dışlamayan, Cumhuriyet’i gençleriyle büyüten, yenilikleri onlarla keşfeden bir şehir Ankara. 

Sunulduğunun aksine yalnızca bürokrasinin, devlet siyasetinin merkezi değil. Aynı zamanda yazmanın, okumanın, itiraz etmenin, başkaldırının ve tüm ülkeye yayılacak değişimin de merkezi. Ağırbaşlı halinden beklenmeyen tepkiler, kararlı itirazlar da buradan çıkıyor. Ankara’yı Ahmed Arif’ten okuyalım: 

“Bulvarlar çakırkeyf Yenişehir’de

Karanfil sokağında gün açmış

Hikmetinden sual olunmaz değil

‘Mucip sebebin’ bilirim

Ve ‘kâfi delil’ ortada…

Karanfil sokağında bir camlı bahçe

Camlı bahçe içre bir çini saksı

Bir dal süzülür mavide

Al-al bir yangın şarkısı,

Bakmayın saksıda boy verdiğine

Kökü Altındağ’da, İncesu’dadır.”

Saksıda boy veren ama kökü şehrin bütün semtlerine yayılan bir değişim, ancak Ankara sokaklarına yakışabilir, değil mi?

Yazarın Diğer Yazıları
Gülmek Sana Çok Yakışıyor

Kutlu Payaslı, “Ankara Rüzgârı” şarkısını ilk kez söylediğinde Ankara kızlarının imajı neydi, bilmiyorum. Ama bir Ankara kızı olarak ilgimi çeken şey, boş yere ağlayan, kalbini bağlayan erkekler değil, bunu söyleyebilirim. Yine de şarkıyı çok seviyorum, bize atfettiği neşe bile yeter.  “İndi bahar Ankara’nın sisli yamaçlarına” denilen vakitlerde, yani baharın ilk günlerinde “kız neşesi” Ankara sokaklarına […]

Devamını Oku
Genç Şehrin Genç İnsanları

Bozkırın ortasındaki küçük bir şehirden bir başkente dönüşen Ankara için pek çok şey denilebilir. Sevmeyenlerine göre burası, yapacak az şeyin bulunduğu sıkıcı bir coğrafya. Sevenlerine göreyse bir yuva. Ona kim ne derse desin değişmeyen bir gerçek var ki şehir daima genç. Belki kuruluşundaki harç bu canlılığa ihtiyaç duyduğundan, belki Cumhuriyet harcını kararken daima ileri görmek […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Çocuk Olmak

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]

Devamını Oku
Ankaram = Anadolum…

Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]

Devamını Oku