Kutlu Payaslı, “Ankara Rüzgârı” şarkısını ilk kez söylediğinde Ankara kızlarının imajı neydi, bilmiyorum. Ama bir Ankara kızı olarak ilgimi çeken şey, boş yere ağlayan, kalbini bağlayan erkekler değil, bunu söyleyebilirim. Yine de şarkıyı çok seviyorum, bize atfettiği neşe bile yeter. “İndi bahar Ankara’nın sisli yamaçlarına” denilen vakitlerde, yani baharın ilk günlerinde “kız neşesi” Ankara sokaklarına […]
Kutlu Payaslı, “Ankara Rüzgârı” şarkısını ilk kez söylediğinde Ankara kızlarının imajı neydi, bilmiyorum. Ama bir Ankara kızı olarak ilgimi çeken şey, boş yere ağlayan, kalbini bağlayan erkekler değil, bunu söyleyebilirim. Yine de şarkıyı çok seviyorum, bize atfettiği neşe bile yeter.
“İndi bahar Ankara’nın sisli yamaçlarına” denilen vakitlerde, yani baharın ilk günlerinde “kız neşesi” Ankara sokaklarına yayılır, yolları coşkuyla doldurur. Mesela her 19 Mayıs sonrası Anıtkabir’den çıkan öğrencilere bakın, Anıttepe ve Bahçelievler yolunu tutan kızların kol kola giderken arkalarında bıraktığı kahkahalardan o neşenin izini sürersiniz.
Gülmek, ciddiyet kadar yakıştırılmıyor Ankara’ya. Oysa bu şehrin mayasında neşe var öncelikle. Bir ülkeyi yeniden kurmak, o güne kadar sahip olmadıklarını var edebilmek için uğraşmak yalnızca gayret, çalışkanlık ve disiplinle olmuyor. Çocuklarına bir sevinç, gençlerine bir umut, yaşlılarına bir geçmiş borçlu bu çaba. Bunların da hakkı verilmiş.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara’sındaki genç Cumhuriyet’in 10. yılı anlatımına bakalım:
“Tam bu sırada, sokağın başından bir uzun izci alayı sökün etti. Bunlar, İstanbul’dan Ankara’ya yayan gelmiş olan gençlerdi. Ve gece erken yatıp, sabahleyin erkenden yola çıkmış bulunuyorlardı. İstanbul izcileri böylece bütün Anadolu’yu dolaşacaklardı. Selma Hanım’la Neşet Sabit kenara çekilip bu dinç, gürbüz insan dizisine bir nevi hayranlık ve gıpta ile baktılar. İçlerinde yirmi yaşından fazla görünen yoktu. Kolları dirseklerine kadar sığalı, gerdanları açık, sırtlarında yol çantaları şen şatır yürüyorlardı. Hepsi, bir ağızdan bir türkü tutturmuştu ve ta önde bir trampa bu türküye refakat ediyordu. Bu genç alayı, bir ilkbaharda, bir kırlangıç kafilesini andırıyordu ve insana onlar gibi uzak mesafelerin, egzotik ülkelerin, sergüzeştle dolu yolculukların hasretini veriyordu.”
Bu kafilelerde başı hep genç kızlar ve kadınlar çekiyor. O gençlerin içinde sonrasında tarihe geçen pek çok ismi bulmak mümkün.
Ankara’nın gençlerine cömertçe sunduğu yeni bir başlangıç hayalini kadınlar çoktan üstlenmiş zaten. Onlar başardıkları işler ve girişkenlikleriyle bu genç şehirden ilham alıyor.
Adalet Ağaoğlu ve Gülten Akın, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin Farabi salonunda şiir günlerine katılan genç kızlar arasında. O günlerde şairlerin de uğrak noktası olan Ankara, kadınların rahatça girdiği mekânlarıyla bir edebiyat kuşağının temelini atıyordu.
Atatürk Bulvarı’nı arşınlarken düşüncelerini topladığını anlatan Adalet Ağaoğlu gibi, ilk şiirlerini DTCF’de okuyan Gülten Akın gibi, yürümeyi Ankara sokaklarına atfeden Sevgi Soysal gibi.
Adalet Ağaoğlu, Atatürk Bulvarı’nda yaptığı yürüyüşleri Damla Damla Günler kitabına not alıyor. Bu yürüyüşler biraz heyecan biraz hayal kırıklığı içerse de kadınların erkeklerle yan yana bir demokrasi mücadelesi verdiği günlerin hatırasını taşımakta. 1961 Anayasası için Atatürk Bulvarı’nda yapılan yürüyüşe katıldığında, halkın alkışlamasına sevinse de “Eğer halk gerçekten laik cumhuriyeti benimseseydi, onlar da bizimle yürürlerdi” şerhini de düşüyor.
Bu nottan bir on yıl sonra, Ankara sokaklarında yürümeyi en sakin haliyle anlatan Sevgi Soysal’ın başına gelenler ve onları karşılama tarzının bize anlattığı bir şey var. Yürümek, Haziran 1971’de bir senatörün Meclis’teki ifadesiyle şöyle yer alıyor:
“TRT’nin yönetici kadroları Türk kültürünü, milli benliğini ve harsını tahrip ederek, sapık ideolojilerin dili haline gelmiştir. Radyo kültür yarışmasında en müstehcen ve en sapık eserleri devlet hazinesinden ödüllerle alkışlayarak Türk milletinin haysiyetiyle, namusuyla oynamışlardır.”
Sevgi Soysal o günleri nasıl mı atlatmış? Sarsılmaz bir ironiyle. Cezaevinden kaleme aldığı mektup bunun ispatı:
“Romanıma gelince… Öyle övüldü, öyle övüldü ki Senato’da, tam 3 gün ve Tercüman gazetesi de bu övgülere öylesine içtenlikle katıldı ki dün basın savcılığına çağrıldım ve 10. Sulh vs.’nin toplatma kararı alaraktan TCK Müstehcen yayınları için yürürlükteki 426-427 maddelerinden mahkemeye sevk– Eh biz de edebiyat tarihine böyle geçeriz.”
Edebiyat tarihine kararlılığı ve ömrüne sığdırdığı eserlerle geçiyor Sevgi Soysal. 2015 yılında İletişim Yayınları’ndan çıkan “Sevgi Soysal Kitabı”nın ismi ne biliyor musunuz? İsyankâr Neşe.
Bahsettiğimiz neşe elbette başı sonu belirsiz bir ruh hali değil. Aksine elle tutulur, bir amacı olan, bir mücadeleye atfedilmiş türden.
İstanbul’un kozmopolit havasından kopup “Ankara’ydı benim beklediğim, Ankara’ydı benim ışığım” diyen Azra Erhat’ınki gibi. “Kimseye hesap vermeden geçirdiği” Ankara günlerini, Ulus’taki Evkaf Apartmanı’nda yer alan Filoloji bölümünden çıkıp Yenişehir’e doğru yürüyüşler yaptığı, bu yürüyüşler sırasında entelektüel tartışmalar yaşadığı “hayatının özgür günleri” olarak tanımlıyor Erhat. Bu gezilerin sonu da İstanbul ve Ankara kültür sanat dünyasından kimi ararsanız bulabileceğiniz Kutlu ya da Özen Pastanesi’nde geliyor.
“Sana büyük caddelerin birinde rastlasam” diyen Gülten Akın’ın da sokakları Ankara’da:
“Karayı kaldırın mavi koyun umudumu yitirmedim
Beni çağırın gülümserken uykunun bir yerinde
Eliniz beyazken uzatın isterim
Karayı kaldırın sevgi koyun umudumu yitirmedim
Ben ışıklar konfetiler bayramlar istemem
Uzanmışım gölgeliğe bir başıma
Şu uzaktan tükenmez yalnızlıktan
İçten içe ürküyorum ama
Böyle de iyiyim”
Ankara, ciddiyetiyle bir ülkenin kalbini elinde tutabilir ama kızlarına biraz daha alan açtığını, neşelerini özgür bırakmaları için gereken cesareti onlara verdiğini söylememek ona en büyük haksızlık. Çünkü biz de o neşenin paltosundan çıktık.
Kutlu Payaslı, “Ankara Rüzgârı” şarkısını ilk kez söylediğinde Ankara kızlarının imajı neydi, bilmiyorum. Ama bir Ankara kızı olarak ilgimi çeken şey, boş yere ağlayan, kalbini bağlayan erkekler değil, bunu söyleyebilirim. Yine de şarkıyı çok seviyorum, bize atfettiği neşe bile yeter. “İndi bahar Ankara’nın sisli yamaçlarına” denilen vakitlerde, yani baharın ilk günlerinde “kız neşesi” Ankara sokaklarına […]
Devamını Oku
Bozkırın ortasındaki küçük bir şehirden bir başkente dönüşen Ankara için pek çok şey denilebilir. Sevmeyenlerine göre burası, yapacak az şeyin bulunduğu sıkıcı bir coğrafya. Sevenlerine göreyse bir yuva. Ona kim ne derse desin değişmeyen bir gerçek var ki şehir daima genç. Belki kuruluşundaki harç bu canlılığa ihtiyaç duyduğundan, belki Cumhuriyet harcını kararken daima ileri görmek […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku