Işıl Çalışkan
Tüm Yazıları
[Röportaj] Buket Uzuner: Ankara hiçbir zaman gri olmadı
Ana Sayfa Tüm Yazılar [Röportaj] Buket Uzuner: Ankara hiçbir zaman gri olmadı

Yarım asırlık yazarlık serüvenini geride bırakan Buket Uzuner, yeni kitabı Kız Neşesi ile okurla buluştu. Karanfil’e konuşan Uzuner, Ankara’yla kurduğu bağı, yazarlık yolculuğunu ve kadınların direncine dair düşüncelerini anlatırken “Ankara hiçbir zaman gri olmadı” dedi. Edebiyatta yarım asrı geride bırakmak, onlarca kitap yazmanın ötesinde bir şey. Bir ülkenin hafızasına, şehirlerin değişen yüzüne, kadınlık hallerinin dönüşümüne […]


Yarım asırlık yazarlık serüvenini geride bırakan Buket Uzuner, yeni kitabı Kız Neşesi ile okurla buluştu. Karanfil’e konuşan Uzuner, Ankara’yla kurduğu bağı, yazarlık yolculuğunu ve kadınların direncine dair düşüncelerini anlatırken “Ankara hiçbir zaman gri olmadı” dedi.

Edebiyatta yarım asrı geride bırakmak, onlarca kitap yazmanın ötesinde bir şey. Bir ülkenin hafızasına, şehirlerin değişen yüzüne, kadınlık hallerinin dönüşümüne yıllar boyunca tanıklık etmek demek. Türk edebiyatının önemli kalemlerinden Buket Uzuner ellinci yıl durağında okurun karşısına bu kez kurgu dışı bir metinle çıktı. Everest Yayınları’ndan yayımlanan Kız Neşesi, onun yıllara yayılan edebiyat birikiminin içinden süzülmüş; dertleşen, itiraz eden, güç veren bir metin.

Uzuner’in külliyatını yakından izleyenler için bu kitap aslında büsbütün yeni bir durak değil. Kumral Ada Mavi Tuna’daki Ada’nın toplumsal kalıplara direnen tavrı da, Tabiat Dörtlemesi’nin Defne Kaman’ında karşımıza çıkan o kadim, sezgisel ve direngen ruh da burada başka bir biçimde karşımıza çıkıyor. Bu kez merkezde “kız neşesi” var. Uzuner’in tarif ettiği haliyle bu neşe, gelip geçici bir mutluluk duygusu değil, baskıya, şiddete ve eril tahakküme karşı kadınların yüzyıllardır içinde taşıdığı bir direnç, bir hayatta kalma bilgisi.

Bu söyleşide yönümüzü, Uzuner’in yazarlık serüveninin filizlendiği Ankara’ya çevirdik. Attilâ İlhan’ın odasına el yazması öykülerle giren 18 yaşındaki gençten, bugün elli yıllık edebiyat birikimiyle konuşan usta yazara uzanan yolu; Ankara’nın kültür sanat iklimini, Kuğulu Park’ı, gençlik yıllarını, kadın dayanışmasını ve “Kız Neşesi”nin bugüne ne söylediğini konuştuk.

n Yazarlıkta 50 yılı geride bırakırken, bugün dönüp o el yazması öykülerle o sırada Ankara Tunalı Hilmi’deki Bilgi Yayınevi editörü Attilâ İlhan’ın odasına giden 18 yaşındaki Buket Uzuner’e baktığınızda ona en çok ne söylemek istersiniz?

İyi ki sordunuz bunu. Çünkü ben ne zaman o genç kızı düşünsem yüzümde şefkatli bir gülümseme belirir, onun heyecanını yeniden hisseder ve buna rağmen gösterdiği cesareti sevgiyle takdir ederim. Zira o üniversiteli kızın, Attilâ İlhan’ın Kuğulu Park’a komşu bürosuna iki kez gidip, cesaret edemediği için içeri giremediğini, ancak üçüncü kez yanındaki oğlan arkadaşının onu arkasından itmesiyle girebildiğini biliyorum. Ben editör odasına girince Attilâ İlhan önündeki kâğıtlardan başını kaldırdı ve kısacık saçlı, parkalı, postallı ve kocaman küpeli o genç kıza dikkatle baktı, sonra gözleri parlayarak gülümsedi, “Hoş geldin Ümit!” dedi. Bunu hiç unutmam. Şair, Kurtlar Sofrası adlı ünlü romanında yazdığı kadın gazeteci Ümit karakterine benzetmişti beni. O gece, ertesi günkü sınava çalışmak yerine hiç uyumadan Kurtlar Sofrası’nı okumuştum. Şimdiki yaşımda bir yazarın zihninde canlandırdığı ana karakterlerinden birine benzettiği birine rastlamasının ne keyifli ve ender bir durum olduğunu anlayabiliyorum. Bunu bir Ankara anısı olarak ayrıntılı anlatmak istedim.

Sorunuzun tam yanıtı: O yaşta elyazması öykülerimi önemli ve ünlü bir yazara götürebilme cesaretime gerçekten hep şükran duyarım. O cesaretim olmasaydı da yazar olacaktım, bundan kuşkum yok, çünkü iyi yapabileceğime inandığım işler için mücadeleci biriyimdir ama o günden sonraki beş yıl, Attilâ İlhan’ın neredeyse bir kültür merkezine dönüşen odasında, o yıllarda Türkiye’nin en önemli yazarlarının, sanatçılarının ve gazetecilerinin yaşadığı Ankara’da onların çok değerli sohbetlerini bizzat dinleyip, bazen cesaret edip söze de katıldığım müthiş bir sanat ortamında büyüdüm. Bir anlamda ustaların arasında yetişmek çıraklık etmek ayrıcalığıydı. Ayrıca sadece ve sadece ‘köy romanları’ yazmanın ciddiye alındığı ‘toplumsal gerçekçilik’ döneminde kendisi de bu akımın içinde olmasına rağmen, kentli, kozmopolit, Avrupa’da yaşamış bir entelektüel olan Attilâ İlhan’ın yanında büyümek benim en büyük şanslarımdan biridir. Çünkü şairin bana “Şehirli olduğuna utanma çocuğum!” diyebilmesi, o kentlilerin “burjuva” olarak damgalanarak dışlandığı o dönemde önemli bir edebî destekti.

n Ankara’nın o gri ama entelektüel derinliği olan atmosferi, sizin “kız neşesi” dediğiniz o içsel parlamayı nasıl besledi? 

Aşk olsun ama Sevgili Işıl… Ben şimdi Ankara’nın aydınlık, zengin kültür ve sanat ortamından beslenmiş biri olarak hemen Ankara hiçbir zaman gri olmamıştır: çünkü kışları bembeyaz, baharları özellikle sonbaharı çok renklidir, yaz geceleri de yüksek rakımlı olduğu için mis gibi serindir, diyeceğim. Fakat bu tepkim de bana ilk, orta ve liseyi Çamlıca Kız Lisesi’nde İstanbul’da okuyan annemin, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ne arkeoloji okumak için başkente geldiğinde tanıştığı Ankaralı babamla zaman zaman Ankara’yı İstanbul’la karşılaştırdığı sert tartışmalarını ve o sırada babamın Ankara’yı Seymenler gibi savunmasını (!) hatırlattı. 

Şöyle açıklayayım: Benim yaşadığım 1960’lardan 1979 yıllarına kadar, Ankara, Türkiye’nin gerçekten tam bir kültür başkentiydi. TRT’nin en güçlü olduğu ve tüm millete hitap ettiği yıllardı; Adalet Ağaoğlu, Sevgi Soysal TRT’de çalışıyordu. Konserler, radyo tiyatroları ve bilgi yarışmalarıyla evrensel düzeyde eserler sunulurdu. Tiyatrolarıyla, balesiyle, operasıyla, sinematekiyle, senfoni konserleriyle, büyükelçiliklerin kültür merkezlerindeki söyleşileriyle ve kütüphaneleriyle benim öğrencilik yıllarımda Ankara, meraklı gençler için çoğu ücretsiz bir entelektüel cennetti. Mesela; CSO, Carmina Burana’dan Anadolu Süiti’ne üniversitelilerin cumartesi sabahı ayakta biletsiz girdikleri konserler veriyordu. Ankara Sanat Tiyatrosu (AST), Brecht’ten Şeyh Bedreddin’e öğrenci indirimli oyunlar oynuyordu. Devlet Tiyatroları, Shakespeare’den Melih Cevdet Anday’a dünya standartlarındaki oyuncularıyla ve yönetmenleriyle sadece birkaç çay parasına ufkumuzu açıyordu. Devlet Opera ve Balesi, neredeyse bedavaya ‘Çeşme Başı’ndan ‘Bulutlar Nereye Gider?’ dansları ve çoğumuzun ilk kez dinlediği ‘Faust’tan ‘Saraydan Kız Kaçırma’ya kadar bizleri operayla tanıştırıyordu. Şimdi Şinasi Sahnesi olan Çağdaş Sahne’deki “Sinematek”, Fellini’den Bunuel’e bizi sinema sanatıyla tanıştırıyordu. Kızılırmak, Akün, Arı Sinemaları, Arkadaş’tan Sürü’ye, Başkanın Adamları’ndan Annie Hall’e, Hababam Sınıfı’ndan Gulyabani’ye, Taxi Driver’dan Deer Hunter’a çağdaş sinemanın iyi örneklerini ve popülerin içindeki nitelikliyi de tanımamızı sağlıyordu. Böyle bir ortam genç öğrencilerin içlerindeki sanat ve bilim ateşini güçlendirdiği gibi, kendilerini dünya vatandaşı hissederek ülkelerindeki demokrasinin eksiklerini eleştirmek için farkındalık yaratıyordu. 

n Yeni öykünüz “Ankara’nın En Güzel Mevsimi” eğer başka bir şehirde geçseydi nasıl bir öykü olurdu? Öykünün Ankara’da geçmesi onu ne açıdan farklı kılıyor?  

Çok güzel bir soru çünkü bir edebiyat eserinin ana karakteri onun mekânıdır, yani coğrafya ve kültür bir anlatıyı her açıdan farklı kılar. Bununla ilgili birçok makale yazdım. Yani, Türk Edebiyatı’nın en ünlü karakterlerinden İnce Memed Çukurovalı değil de Egeli olsa ve Toroslar yerine Kaz Dağları’na çıksaydı ya da edebiyatımızın önemli bir diğer romanı Ölmeye Yatmak’ın ünlü karakteri, Cumhuriyet’in ikinci kuşak öncü kadın profesörlerinden Ankaralı Aysel, intihar edeceği otel odasını ülkenin taze başkenti yerine örneğin Kars’ta bir misafirhane odası olarak seçseydi bu iki eser, büyük olasılıkla artık bizim bildiğimiz romanlar olmayacaktı. Yani kurgunun üzerine tasarlandığı mekânların değişimi bu romanların renklerini, iklimini, mimarisini, geleneklerini, seslerini ve kokularını dolayısıyla üsluplarını, gelişim ve sonlarını değiştirecekti. İşte bu nedenlerle “Ankara’nın En Güzel Mevsimi”ndeki kırık aşk hikâyesi Ankara yerine eğer İzmir’de ya da İstanbul’da yaşansaydı çok farklı olabilirdi. Çünkü 1980 Darbesi öncesinde ve sonrasında özellikle –ODTÜ ve Hacettepe, Mülkiye, Gazi Üniversitesi gibi– politik olarak öne çıkmış iyi okulların, Meclis’in ve bakanlıkların Ankara’da olması ve şehrin başkent konumu da öykünün gidişatını elbette çok etkilemiştir. Öykünün üniversite kampüsleri kadar önemli bir başka mekânı olan Kuğulu Park’ın Ankara’da âşıkların buluşma merkezlerinden biri olması da kurgunun kaderini etkilemiştir muhakkak. 

n Yarım asırlık yazarlık birikiminizin bu durağında kurgu dışı bir eserle karşımıza çıkmanız tesadüf olmasa gerek. ‘Kız Neşesi’ni bir direniş biçimi olarak tanımlıyorsunuz. Bugünün dünyasında bilinçli olarak “neşeli kalabilmeyi”, bir anlamda politik bir duruş ya da bilinçli bir başkaldırı olarak da okuyabilir miyiz?

Kız Neşesi, binlerce yıldır karşı cins tarafından kadınlara uygulanan şiddete, işkenceye, tecavüze rağmen hayatta kalma, zorluklara dayanma ve baskılara direnme gücü olarak tabiatın kadınlara armağan ettiği cıvıl cıvıl, rengârenk ve asla yenilemeyen bir güce verdiğim ad. Kız Neşesi, tabiatın sadece kadınların hayatta kalması için verdiği bir armağan değil çünkü kadınlar olmasaydı insanlık ve insan uygarlığı olamazdı. Bu yüzden Kız Neşesi aynı zamanda erkeklere de verilmiş büyük bir armağandır. Bu kitabı, Kız Neşesi’ni kadınlar ve erkekler olarak beraber kutlayalım ve kız çocuklarından kocakarılara, genç ve orta yaşlı kadınlara hak ettikleri sevgi ve saygıyı hatırlayalım diye yazdım. Yani, Kız Neşesi bir manifesto veya kadınlara yazdığım açık bir mektup olarak da okunabilir.

n Bir yanda yarım asırlık edebiyat serüveni, diğer yanda değişen bir Türkiye, değişen kadınlık halleri var. Bugünün genç kadınlarında sizi en çok heyecanlandıran damar ne?

Dünyada kadının insan hakları için mücadele eden her kadın kuşağı, kendinden sonraki için yol açmıştır. Fatma Aliye’nin, Nezihe Muhiddin’in, Halide Edip’in açtığı yolda Adalet Ağaoğlu, Sevgi Soysal, Leyla Erbil, Pınar Kür, Duygu Asena ve birçokları gibi değerli kadın yazarlar bizim kuşağın, biz de şimdiki genç kadın yazar kuşağının yazı hayatını kolaylaştıracak haklar için mücadele etmeyi sürdürüyoruz. Bu bakımdan aslında ve temelinde Kadın Devrimi olan Cumhuriyet’ten beri her kadın kuşağı kendinden öncekine kıyasla kazanımlarla yaşamaktadır. İnsanın, kendi hakları için mücadelesi bir bayrak yarışıdır ve hiç bitmez. Ve kadınlar da insandır. 

Şimdiki genç kadın kuşağının, öncekilere göre en büyük şansı bizim kuşaklara dayatılan: “kadın kadının kurdudur” yalanı yerine “kadın kadının yurdudur” gerçeğini benimsemesidir. Çünkü Latince aslı “Homo homini lupus” olan bu söz “İnsan insanın kurdudur” anlamındadır ve Türkiye’de kadınları birbirine düşman etmek için tamamen taammüden yani bilerek, kasıtlı ve kötü niyetle yalan çeviri yapılmıştır. Hem sanki dünyadaki savaşları ve orduları icat eden erkekler birbirlerinin pek dostuymuş gibi…

n Çok sevdiğiniz Ankara’ya söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Ben 40 yıllık Kadıköylüyüm ama her yıl mutlaka iki- üç kez Ankara’ya gider, okul arkadaşlarımı ve kendi Ankara’mı; Kavaklıdere, Kızılay, Tunalı, Konur, Kuğulu Park, Arjantin Caddesi, Dost ve Arkadaş kitabevlerini, Mülkiyeliler Lokali gibi yerleri ziyaret ederim. Ne zaman Ankara milli marşı sayılan “Hüdayda” çalsa, kendimi tutamam, fırlar ve babamdan öğrendiğim Seymen Zeybeği’ni oynarım. Babamın dediği gibi “Ankara olmasaydı, İstanbul’a pasaportla gidecektik.”

Yazarın Diğer Yazıları
[Röportaj] Buket Uzuner: Ankara hiçbir zaman gri olmadı

Yarım asırlık yazarlık serüvenini geride bırakan Buket Uzuner, yeni kitabı Kız Neşesi ile okurla buluştu. Karanfil’e konuşan Uzuner, Ankara’yla kurduğu bağı, yazarlık yolculuğunu ve kadınların direncine dair düşüncelerini anlatırken “Ankara hiçbir zaman gri olmadı” dedi. Edebiyatta yarım asrı geride bırakmak, onlarca kitap yazmanın ötesinde bir şey. Bir ülkenin hafızasına, şehirlerin değişen yüzüne, kadınlık hallerinin dönüşümüne […]

Devamını Oku
Emre Kongar: Ahlâka Dayanmayan Cümle Benden Geçmez

Prof. Dr. Emre Kongar, yeni kitabı Hayat Yaşadığına Değsin’de, kişisel gelişim kalıplarının dışına çıkarak hayat, aşk, başarı ve mutluluk üzerine ilkelere dayalı sade ve derin bir düşünme yolu öneriyor. Kongar, “Bir cümlenin ‘Kongarizma’ olabilmesi için, benim ahlâk anlayışıma uygun olacak, yüzyıllar sonra da geçerli olabilecek bir ilkeyi dile getirecek ve gerçeği, iyiyi, güzeli, doğruyu, haklıyı […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
[Röportaj] Buket Uzuner: Ankara hiçbir zaman gri olmadı

Yarım asırlık yazarlık serüvenini geride bırakan Buket Uzuner, yeni kitabı Kız Neşesi ile okurla buluştu. Karanfil’e konuşan Uzuner, Ankara’yla kurduğu bağı, yazarlık yolculuğunu ve kadınların direncine dair düşüncelerini anlatırken “Ankara hiçbir zaman gri olmadı” dedi. Edebiyatta yarım asrı geride bırakmak, onlarca kitap yazmanın ötesinde bir şey. Bir ülkenin hafızasına, şehirlerin değişen yüzüne, kadınlık hallerinin dönüşümüne […]

Devamını Oku
Çocuklar Düşe Kalka Büyür!

Çocukların yurdu yoktur… Tüm dünya çocuklarındır.   Ama dünya zalimleri ve delileri, en büyük kötülüğü çocuklara yapıyor…  Hele şu yakın zamanlara, Gazze’ye, Tahran’a baksanıza!.. Yemek ve su kuyruğunda açlık, susuzluk içinde çocuk fotoğrafları gelip geçiyor önümüzden… Ya da okula atılan bombalar… Paramparça olan kız çocukları… Yaralı ya da cansız bedenler.. Kahredici, hem de çokkk. * […]

Devamını Oku