Işıl Çalışkan
Tüm Yazıları
Emre Kongar: Ahlâka Dayanmayan Cümle Benden Geçmez
Ana Sayfa Tüm Yazılar Emre Kongar: Ahlâka Dayanmayan Cümle Benden Geçmez

Prof. Dr. Emre Kongar, yeni kitabı Hayat Yaşadığına Değsin’de, kişisel gelişim kalıplarının dışına çıkarak hayat, aşk, başarı ve mutluluk üzerine ilkelere dayalı sade ve derin bir düşünme yolu öneriyor. Kongar, “Bir cümlenin ‘Kongarizma’ olabilmesi için, benim ahlâk anlayışıma uygun olacak, yüzyıllar sonra da geçerli olabilecek bir ilkeyi dile getirecek ve gerçeği, iyiyi, güzeli, doğruyu, haklıyı […]

Prof. Dr. Emre Kongar, yeni kitabı Hayat Yaşadığına Değsin’de, kişisel gelişim kalıplarının dışına çıkarak hayat, aşk, başarı ve mutluluk üzerine ilkelere dayalı sade ve derin bir düşünme yolu öneriyor. Kongar, “Bir cümlenin ‘Kongarizma’ olabilmesi için, benim ahlâk anlayışıma uygun olacak, yüzyıllar sonra da geçerli olabilecek bir ilkeyi dile getirecek ve gerçeği, iyiyi, güzeli, doğruyu, haklıyı savunması gerekiyor” diyor.

Türk toplumbilimci ve akademisyen Prof. Dr. Emre Kongar’ın bir televizyon programının sonunda izleyiciye seslenerek söylediği o cümle, yeni kitabı Hayat Yaşadığına Değsin’in de çıkış noktasında duruyor: “Bütün baskılara karşı, her zaman, her yerde, her koşulda kendi ilkelerini, kendi ahlakını, kendi vicdanını savun… Hayat yaşadığına değsin!”

Prof. Dr. Emre Kongar, bu cümlenin etrafında hayatı yalnızca akıp giden bir zaman değil, bilinçli seçimlerle şekillenen bir serüven olarak düşünmeye davet ediyor okuru. Deneyimlerini dört eksende topluyor: Hayat, Aşk, Başarı ve Mutluluk. Bu eksenleri de, Aforizma, Karizma ve “Kongar” sözcüklerini birleştirerek adını koyduğu “Kongarizmalar” aracılığıyla, ilkeler halinde önümüze bırakıyor.

Kongar, kendisini takip edenlerin de bildiği gibi, kendini bir “anlatan” olmasının yanı sıra, hep “öğrenci” kalan bir akademisyen olarak konumlandırıyor; yazdıklarını ve söylediklerini, yıllar sonra okunduğunda bile “gerçeği, doğruyu, iyiyi, güzeli ve haklıyı savunuyor mu?” sorusuyla tartan bir yerden konuşuyor. Hayat Yaşadığına Değsin’de de tam bunu yapıyor; kişisel deneyimini ilkelere yaslanan bir düşünme biçimine dönüştürüyor.

Bu söyleşide Emre Kongar’la, “yaşadığına değen bir hayat” fikrinin kendi yaşamında nasıl şekillendiğini, neden hayatı aşk, başarı ve mutluluk eksenlerinde ele aldığını, bir cümlenin hangi süzgeçlerden geçerek “Kongarizma”ya dönüştüğünü; bugünün Türkiye’sinde bireyin kendi hayatını biçimlendirme gücünü ve tüm bu yolculukta Ankara’nın hafızasındaki yerini konuşuyoruz. 

“Ey okur, hayatın tekliğini, biricikliğini ve kısalığını anla ki hayat yaşadığına değsin.” diyorsunuz. Sizin kendi hayatınızda “yaşadığıma değsin” duygusu ne zaman ve hangi deneyimlerle şekillendi?

Ben bütün yaşamım boyunca, yazdıklarımı ve söylediklerimi, “Ben öldükten sonra bunları okuyanlar bu yazdıklarım ve söylediklerimi nasıl değerlendirirler? Birkaç yüz yıl sonra bu düşüncelerim ve duygularım bir anlam ifade eder mi?” soruları bağlamında değerlendirerek yazdım ve söyledim.

Dolayısıyla, sizin bu sorunuza, belki de bir akademisyen, yani hem araştıran ve öğrenen hem de açıklayan ve öğreten bir “öğrenci” olarak daima, “Gerçeği, doğruyu, iyiyi, güzeli, haklıyı aramalı, bulmalı, anlatmalı ve savunmalıyım ki hayatım yaşadığıma değsin diye düşündüm” biçiminde yanıt verebilirim.

Deneyimlerinizi kitapta “Hayat”, “Aşk”, “Başarı” ve “Mutluluk” başlıkları altında topluyorsunuz. Bu dört ekseni seçerken nasıl bir düşünsel çerçeve kurdunuz?

Yaşamı çok basit bir paradigma bağlamında çözümledim: Kaynağı aşktır. İnsanlar başarıya yönlendirilir ve mutluluk arayışı hem bir amaç hem de bir sonuçtur, ve bu serüven bu yolculuk herkesin kendisine özgü, orijinal bir nitelik taşır.

Dolayısıyla önce aşkı yazmaya başladım. Sonra Hayat’ın ne olduğunu, “İnsanı”, Doğa, yani, Dünya, Güneş Sistemi, Samanyolu Galaksisi (gökadası) ve Evren içinde bir yere oturtarak irdeledim. Sonlu yaşamın, sonuz zaman ve sonsuz mekân içindeki ‘hiçliğini’ vurguladım. Ondan sonra da bu sonsuz zaman ve sonsuz mekân içinde bu sonlu yaşamın ‘hiçliğinin’ nasıl anlandırılacağını tartıştım. Esas olarak zamanın nasıl eğilip bükülebileceği, sonlu yaşamın nasıl değerlendirilebileceği konularını irdeledim.

“Kongarizmalar” kavramını Aforizma, Karizma ve Kongar sözcüklerinden yola çıkarak oluşturuyorsunuz. Sizce bir cümlenin sıradan bir aforizmadan çıkıp “Kongarizma” olabilmesi için hangi süzgeçlerden geçmesi gerekiyor?

Benim ahlâk anlayışıma uygun olması, birkaç yüzyıl sonra da geçerli olabilecek bir ilkeyi belirtmesi ve gerçeği, iyiyi, güzeli, doğruyu, haklıyı savunması gerekiyor. Ayrıca benim de deneyimlediğim, yaşadığım, irdelediğim bir gerçeği anlatması en zor ölçüt elbette.

Sizi yıllardır daha çok toplumsal değişme, demokrasi, laiklik ve Türkiye’nin tarihsel serüveni üzerine yazan bir sosyolog ve yazar olarak tanıyoruz. “Hayat Yaşadığına Değsin” ise hayat, aşk, başarı ve mutluluk odağında daha kişisel bir hatta ilerliyor. Bu kitabı, hem kendi külliyatınız içinde hem de klasik “kişisel gelişim” kitaplarından ayrıldığı yer bakımından nasıl konumlandırıyorsunuz?

Bu kitap kendi yapıtlarım dizisi bağlamında (sizin deyiminizle, “külliyatım” içinde) galiba bir “Birikimli Toplam”, yani hepsinin bir sonucu. Aslında benim yaşamım “Açık bir kitap”. Daha doğrusu “Hayatım bir roman” ama bu “Roman” dokuz kitaplık bir dizi: 1) Yaşamın anlamı 2) Kızlarıma Mektuplar 3) Babam, Oğlum, Torunum 4) Ben Müsteşarken 6) Trajikomik 7) Herkesten Bir Şey Öğrendim 8) Yazarlar Eleştiriler, Anılar 9) İstanbul. “Hayat Yaşadığına Değsin”, belki de bu dizinin “Birikimli Toplamı”.

Sorunuzun ikinci bölümü, yani “Klasik gelişim kitaplarından farkı” konusunda çok iddialıyım: Bu kitap birtakım “Yap ve Yapma” emirlerinden oluşan bir metin değil. Tam tersine, okura saygılı, sadece bazı öneriler sunan bir yaşam deneyimi öyküsü. Esas eksen elbette kendi yaşamım ama bu yaşam deneyimi sırasında okuduğum, öğrendiğim, yaşadığım bütün bilgileri ve deneyimleri içeriyor ve okurlara “Hiçbir zaman çok geç değildir” ilkesini anımsatıyor. Bir anlamda mutluluk reçetesi arayışı, tartışması ve önerisi de diyebiliriz.

“Hayatın senindir / Onu sen yaşarsın / Sen biçimlendirirsin” derken, bugünün Türkiye’sindeki ekonomik, siyasal ve kültürel koşulları da düşününce bireyin kendi hayatını biçimlendirme gücünü ne kadar gerçekçi buluyorsunuz?

Kitabın temel kabulü, insanın, evrenin ve onun yansıması olan Doğa’nın bir kölesi olduğu ve bu kölelik bağlamında insanlaşması savaşımı.

Bu savaşım bağlamında, en önemli ilke insanın Doğa’nın köleliğine ek olarak başka insanların da kölesi olmaması!

Bu açıdan “Dürüstlük, Tutarlılık, Güvenilirlik, Bağımsızlık, Özgürlük, Eşitlik, Laiklik, Kardeşlik, Dayanışma, Adalet ve Barış” içinde yaşamak ve bunlar için savaşmak son derece gerçekçidir ve insan mutluluğunun anahtarıdır diye düşünüyorum.

Sizin kişisel ve entelektüel serüveninizde Ankara’nın nasıl bir yeri var? Bir anınızı paylaşır mısınız?

Ankara, benim için önce Hacettepe Üniversitesi’nde akademisyenlik ve Bülent Ecevit ile siyaset demek. Çok uzun bir aradan sonra da Kültür Bakanlığı Müsteşarlığı…

Birinci dönem Ankara’sı, benim için bilim, sanat, kültür ve dostluk dolu bir yaşam. Akşamları önce bir sergi açılışı arkasından bir konser ya da tiyatro galası.

Hemen hemen her gece bilim ve sanat dostlarıyla bir araya gelmek. Bülent Ecevit ile CHP’yi seçimlere hazırlamak ve seçimleri kazanmak; daha sonra da Başbakanlığı döneminde Milli Eğitim, Kültür, Turizm ve Gençlik Spor olarak dört bakanlık için ona danışmanlık yapmak. 

Bugün Kızılay’a ya da Tunalı’ya bakan bir Emre Kongar olarak, geçmişteki Emre Kongar’a Ankara üzerinden hangi Kongarizmayı söylerdiniz?

Bir kenti yaşamak, onu insan ilişkilerinin sıcaklığı, güzelliği ve katkılarıyla taçlandırmak demektir.

İyi ki hem öncesinde hem de müsteşarlık dönemimde Ankara’yı ve o dönemin ilişkilerini yaşamışım. Hepsinin bütün heyecanını hâlâ belleğimde ve yüreğimde bütün sıcaklıkları ve güzellikleriyle yaşıyorum.

Yazarın Diğer Yazıları
Emre Kongar: Ahlâka Dayanmayan Cümle Benden Geçmez

Prof. Dr. Emre Kongar, yeni kitabı Hayat Yaşadığına Değsin’de, kişisel gelişim kalıplarının dışına çıkarak hayat, aşk, başarı ve mutluluk üzerine ilkelere dayalı sade ve derin bir düşünme yolu öneriyor. Kongar, “Bir cümlenin ‘Kongarizma’ olabilmesi için, benim ahlâk anlayışıma uygun olacak, yüzyıllar sonra da geçerli olabilecek bir ilkeyi dile getirecek ve gerçeği, iyiyi, güzeli, doğruyu, haklıyı […]

Devamını Oku
Barış Önce Kendimizde Başlar

Usta sanatçı Zülfü Livaneli, Hacı Bektaş Veli Anma Kültür ve Sanat Etkinlikleri’nde ‘Dostluk ve Barış Ödülü’ne layık görülerek, hoşgörü ve insan sevgisi mirasıyla kurduğu köprüyü bir kez daha gösterdi. Karanfil’e konuşan Livaneli, “İnsanı insan yapan en önemli duygu empatidir. Empati sanat yoluyla diğer insanlara ve canlılara çok daha kolay aktarılabilir. Zaten onun için sanat vazgeçilmez […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku