Ayça Örer
Tüm Yazıları
Başkentim Ankara
Ana Sayfa Tüm Yazılar Başkentim Ankara

Ben çocukken, Ankara griydi. Sıhhiye Köprüsü’nün altından geçtiğimizde gözlerimi kapamak ister, o karmaşadan ölesiye korkardım. Babaannemin eline sıkı sıkı yapışarak Abdi İpekçi Parkı’na vardığımızda gördüğüm heykel, bu sefer korku yerine bir sakinlik verirdi bünyeme. Metin Yurdanur bu eseri yaparken ne düşünmüştü bilmiyorum ama bana uzanan bir yardım eliydi onlar.  Ankara’yı sevmeyen herkesin diline doladığı griden […]

Ben çocukken, Ankara griydi. Sıhhiye Köprüsü’nün altından geçtiğimizde gözlerimi kapamak ister, o karmaşadan ölesiye korkardım. Babaannemin eline sıkı sıkı yapışarak Abdi İpekçi Parkı’na vardığımızda gördüğüm heykel, bu sefer korku yerine bir sakinlik verirdi bünyeme. Metin Yurdanur bu eseri yaparken ne düşünmüştü bilmiyorum ama bana uzanan bir yardım eliydi onlar. 

Ankara’yı sevmeyen herkesin diline doladığı griden bahsetmiyorum. Elbette 80’lerde her manada nefes almak zordu ve sık sık okullar hava kirliliği tatiline girerdi. Buna karşılık, Ankara içimize umut tohumları serpmekten geri durmaz, onu sevmeyenlere inat neşenin her yerde, her durumda büyüyebileceğini hatırlatırdı. Ben böyle düşünürken, henüz çocukluğumun dünyasında karşılığı olmayan şeyler yaşanıyordu mesela: Güvenpark’ta anneler evlatlarını arıyor, onların sesi tüm Türkiye’ye, dünyaya ulaşıyordu. Samsun Asfaltı’nda otomobillere bakanlar, onca baskı altında umudunu koruyor, Ulucanlar Cezaevi’nin yakınındaki kahveler bu dirence tanıklık ediyordu. Ankara umudun da başkentiydi.

Elbette her şeye ulaşmak kolay değildi. Ulus’a gider, o sıralar pek zor bulunan zeytinyağını almak için Vakıflar’ın önündeki sıraya girerdik. Sık sık inzibatlar gezerdi yollarda. Kısa saçlı bu baştan aşağı haki askerler ara ara kimlik kontrolü yapar, ben sevdiklerimi düşünürdüm. Üst komşumuzun oğlu televizyona çıktığında, yine o askerler vardı yanında. 

Troleybüsler henüz kullanılıyordu, Terminal bütün curcunasıyla tam tren garının yanındaydı ve Ankara Kalesi’ne her çıkışımız bir maceraydı. Önce o bilindik kolanyacıya uğrar, muhakkak bir hatıralar kolonyası doldurtur, sonra salına salına Çıkrıkçılar Yokuşu’nun yolunu tutardık. Eğer mevsimlerden sonbaharsa, zaten bakliyat alışverişimizin zamanı gelmiş demekti. Sonunda kilo kilo baldolar, ispir fasulyeleriyle beraber eve döner, yine o gün Ankara Hali’nden aldığımız şeyleri gözden geçirirdik. Yüksel Şekerlemeci’sine uğramamak, meyveli akide almamak olmazdı. Zaten sonbaharsa, ben mutlaka boynumda bir sıra alıç da isterdim. Onu kemirmek zevki, hiçbir şeyde yoktu. Mevsim bahara dönünce bu sefer yollarda nohut ve çiğdem satanlar görülürdü. Nohutları demetinden kopararak yemek, yalnız çocukların değil yetişkinlerin de zevkiydi. Ankara, basit zevklerimize yer açmanın da başkentiydi. 

Söğütözü’ne pikniğe gitmek, dalları yerleri süpüren söğütlerin sakinliği altında durmak, ne büyük zenginlikti. Sanırım bu söğütleri tanımayan çocuklara üzülmem hiç geçmeyecek. 

Tabii ki Ankara resmiyet demekti. Resmi bayramlar Ankara’da benzersizdi. Her yaz İstanbul’da bir araya geldiğimiz kuzenlerle bayram kıyaslaması yapar, ben onlara hava atardım. Sonuçta, tank bir tek Ankara’da yollardan geçiyordu. Her 30 Ağustos’ta onu görmek de biz Ankaralılara ait bir ayrıcalıktı. Aradan zaman geçip askeri törenlere merakım azalınca bu sefer başka bir şeyin zevkine vardım. Ankara Türkiye’nin başlangıcıydı. Bu başlangıcı, yapıldığı yerde hatırlamak zevki de başkaydı. Ankara tarihimizin de başkentiydi. 

Yaşım biraz ilerlediğinde, 90’lara vardığımızda, artık sokakların içindekiler de daha çok ilgimi çekiyordu. Sağlı sollu uzanan caddeler boyunca kitapçılar. O kitapçıların içinde özgürce ve saatlerce kitaplara bakma ve onları anlama hürriyeti. Aldıklarımızı arkadaşlarla konuşmak, uzun saatler boyunca sadece bunlara odaklanmak. Sokaklarında Ulus Baker gezen bir şehirdi o zamanlar Ankara ve Ankara düşünmenin ve okumanın da başkentiydi.

Eylemler her yerde vardı elbette ama Ankara’dakiler sertti. Kaybedecek şeyi olmayan insanların her şeyi kaybedebileceği soğuklukta yaşanırdı çoğu zaman. Kitleler caddeleri doldurduğunda, öfkenin coşkusu bürokrasinin nabzını yükselttiğinde, karşılaşmalar da hep bambaşka yoğunlukta olurdu. Ankara, gidilecek yolların düğümlendiği yerdi. Ankara eylemlerin de başkentiydi. 

Bize dar geldiğini zannettiğimiz her şeyin aslında ne denli büyük imkânlar sunduğunu, köklerimizi burada büyütmenin sonraki hayatımızı nasıl biçimlendirdiğini o günlerde anlamak zordu. Fakat durmak, sabretmek, çaba sarfetmek, bütün bunların sonuçlarını beklemek ancak buradan aldıklarımızla mümkündü. Sonrasında dünyanın dört yanına yayılan pek çok arkadaşımız o yüzden hep önce Ankaralı oldu. 

Bu şehri içinde yaşamayanlar anlamıyor, onu ve ona olan bağlılığımızı tuhaf buluyor biliyorum. Buna rağmen yıllardır Ankara’yı anlatmaktan ve özlemekten yorulmadım. Özlediğimiz binalardan, yollardan ve şehirden ibaret değil, bir dönem, bir ruh, üstelik kendini her devirde yeniden üretiyor. Bu ruhun bizi var eden parçaları sayesinde bugün olduğumuz insanlarız. Nereli olursak olalım önce hep Ankaralıyız.

Ankara kalbimizin de başkenti.

Yazarın Diğer Yazıları
Çalışma

Bizi çalışmak yaşattı Yaşam akıp giderken Bir gurur mesaisi “Uyanıyor Ankara, günün ilk saatleri.” Çağdaş Türkü’nün bu şarkısı ve üniversiteli hayatlarımızı işçi sınıfının bir günüyle birleştiren sözleri, bize heyecan veriyordu. Günün ilk saatlerinde uyanamayacak kadar haytaydık o zaman. Devamsızlık tehdidi olan sabah sekiz derslerine şiş gözlerle gider, sıralarda uyuklarken bir sonraki eylemin planlarını yapardık.  Ancak […]

Devamını Oku
Gülmek Sana Çok Yakışıyor

Kutlu Payaslı, “Ankara Rüzgârı” şarkısını ilk kez söylediğinde Ankara kızlarının imajı neydi, bilmiyorum. Ama bir Ankara kızı olarak ilgimi çeken şey, boş yere ağlayan, kalbini bağlayan erkekler değil, bunu söyleyebilirim. Yine de şarkıyı çok seviyorum, bize atfettiği neşe bile yeter.  “İndi bahar Ankara’nın sisli yamaçlarına” denilen vakitlerde, yani baharın ilk günlerinde “kız neşesi” Ankara sokaklarına […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Eylül gelince Ankara gençleşir

Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]

Devamını Oku
Ankara’da güz, edebiyat ve zaman

UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]

Devamını Oku