Kendi ölçülerimiz içinde dünyayı kavramak başka, binlerce yılın farklı kültürel etkileşimleri ile şekillenmiş birikiminin ayrımına varmak başka bir şey. Açıktır ki yiğitlik bütün toplumlarda topluluğun övünç duygusunu yansıtır. Toplumun bu övünç duygusunu besleyen zengin bir retoriğin oluşması giderek folklorik söyleme de dönüşebilir. Öyle de olsa tarihsel gerçeklik, toplumsal belleğin labirentlerinde karşılığını bulan bir anımsamaya dönüşebilir. […]
Kendi ölçülerimiz içinde dünyayı kavramak başka, binlerce yılın farklı kültürel etkileşimleri ile şekillenmiş birikiminin ayrımına varmak başka bir şey. Açıktır ki yiğitlik bütün toplumlarda topluluğun övünç duygusunu yansıtır. Toplumun bu övünç duygusunu besleyen zengin bir retoriğin oluşması giderek folklorik söyleme de dönüşebilir. Öyle de olsa tarihsel gerçeklik, toplumsal belleğin labirentlerinde karşılığını bulan bir anımsamaya dönüşebilir.
Seymenlik Anadolu kültürel zenginliğinin hayatımıza katmış olduğu geleneklerden birini oluşturmakta ve toplumun gizil gücü ve güzelliğini saklamaktadır. Seymenlik bir eğitim süreci olduğu kadar aynı zamanda topluma dışarıdan bakanların kavrayamayacakları direniş örgütlenmesidir.
Toplumun iktisadi ve sosyal kurumlarının bir zorunluluk olarak ortaya çıkardığı örgütlenmelerin zamanla ritüele dönüşmesi ritüel haline gelmesi doğal bir durum. Ancak folklorik olarak algılanan bu ritüele hayat veren anafikri unutmamak gerekir.
Seymenlik, dışarıdan bakıldığında geleneksel giysiler ve onlara eşlik eden kama, hançer, silah gibi elemanlarla donanmış bir kişilik olarak görüldüğünde tarihsel işlevinden uzaklaşılmış olur. O bakımdan onun doğuş gerekçesine, teşkilatlanmasına ve pratiklerine bakmak yerinde olur.
SEYMENLİK AŞAMALARI
Seymen, eğitimle yetişir. Geleneğin tanımlaması ile bir çocuk “akil baliğ” olduktan sonra, töreye göre eğitime tabi tutulur. Eğitim, mutlaka bir seymen tarafından verilir. Ailede seymen varsa bu eğitimi o da verebilir, değilse aile dışından bir seymen bu görevi yerine getirir. Bu süreçte, seymenliğe özgü uygulamalar öğretilir, bunların uygulamaları yaptırılır. Seymenlik eğitiminde, oturup-kalkma, topluluk içerisinde söz alma, konuşma, büyüğe saygı, küçüğe sevgi, yemek adabı, kıyafet giyme, oyunlar oynama ve oyunların özelliklerini tanıma gibi eğitim verilir. Ayrıca bu süreçte yeteneği olan seymen adaylarına saz çalma ve beraber çalıp söyleme becerileri kazandırılır.
Seymenlik aşama aşamadır. Bunlar ham tıraş seymen, delikanlı seymen ve kart tıraş seymen olarak sınıflandırılır. Ham tıraş yahut yeni yetme seymenler, çocukluktan askerlik çağına kadar olan ve eğitimle geçen zamanı belirtir. Bu eğitimle beraber askerliğini de tamamlayan ham tıraş seymenler düzenlenen bir törenle delikanlı seymenliğe geçiş yaparlar. Bu törende şal, silahlık kuşanma ve kefiye bağlama ile birlikte seymenlik yemini de gerçekleştirilir. Seymenlik andı içmiş biri artık o törenin bütün sorumluluklarını yerine getirmekle yükümlü kişi demektir. Her hareketini bu bilinç ve sorumlulukla atmak durumundadır.
Ahi geleneğinde olduğu gibi, seymenler için de geçerli en temel ilkeler şunlardır. Seymen üç şeyi daima açık, üç şeyi de kapalı tutmalıdır.
Seymenin eli açık olmalı yoksullara, gereksinmesi olanlara yardım etmelidir.
Seymenin kapısı açık olmalı, misafir kapıdan yüzgeri çevrilmemelidir.
Seymenin sofrası açık olmalı, yoksullar düşkünler ve misafirler o bereketten nasiplerine düşeni almalıdır.
Seymenin gözü kimsenin ayıbını görmemeli, kimseye kötü gözle bakmamalıdır.
Seymenin dili kimseye kötü söylememek, iftira ve dedikodu yapmamak için bağlı olmalıdır.
“Seymenin beli, kimsenin namusuna, onur ve haysiyetine leke sürmemek için bağlı olmalıdır.”
SEYMEN GİYSİLERİ VE ANLAMLARI
Seymen yalınkat bir “kahraman olma” değildir. Yiğitlik özü taşır ve duruşuyla göze, yürüyüşü ile ruha ve müziği ile kulağa seslenir. Seymenlikte şal-silahlık kuşanma ve kefiye bağlama töreni Ahi geleneğinde olduğu gibi çıraklıktan kalfalığa ve kalfalıktan ustalığa geçişte gerçekleştirilen şed kuşanma törenine benzer. Yani sorumluluklar üstlenilmiş demektir. Kefiye, sadece bir baş bağlama değildir. Seymenin üzerinde taşıdığı her nesnenin hayatını şekillendiren anlamı vardır. Bu giysiler günlük yaşamı sürdürürken sadece sıcaktan, soğuktan yahut silahlı saldırıdan korunmak için değil, gerektiğinde minder, gerektiğinde sargı bezi, gerektiğinde kefen olabilecek durumlar düşünülerek oluşturulmuştur.
Beline bağladığı 1,5-2 metre genişliğinde ve 2,5-3 metre uzunluğundaki şal, savaş zamanı kefen bezidir; başına doladığı kefiye yeri geldiğinde sofra örtüsü, yaralandığı zaman sargı bezi, yahut bir şeyler taşıyacağı zaman kullandığı çıkıdır. Baş bağlamak, töreye başı uğruna bağlanmak demektir. Evlenen, yani yeni bir süreçle sorumluluk alan gençler için kullanılan “başını bağladık” deyimi de “onları birleştirdik birbirlerine bağlandılar” anlamındadır. Seymenlikte başına kefiye bağlanan seymen, töreye göre başı uğruna bağlanmış demektir.
Seymen alayında sadece davulcu ve zurnacılar baş bağlamaz. Çünkü onlar her kesime hizmet eder, herkesin düğününde çalabilirler. Bu bakımdan da töreye bağlanmazlar.
Şalın üzerine silahlık takılır. Silahlığa yerleştirilen kama, haksızlıklar karşısında zalime çekilecek silahtır. Zorunlu kalınmadıkça kınından çıkmaz, çıkmış ise kızıla boyanmadan kınına girmez!
KIYAFET GİYİM SIRASI
Seymenler kıyafetlerine çok dikkat ederler. Temizliğin yanı sıra düzen de çok önemlidir.
Seymen kıyafetlerinin parçaları şöyledir: Çorap, Zıvga, Yelekler (önü harçlı yelekler, kadife yelik, çuha yelek, İzmir yelekleri), Osmaniye İşlik, Cepken, Şal Kuşaklar, Silahlıklar, Kefiye, Silahlar, Ayakkabılar, Hamail, Pazıbent.
Giyime çorap ile başlanır, çorap bacağa sıkı oturacak biçimde seçilir ve üzerine zıvga giyilir. Çorap zıvganın içerisine sokulur. Bele lahuri şal ya da badem şal sıkıca bağlanır, üzerine silahlık takılır. Silahlığa ucu sağ meme hizasına gelecek şekilde som saplı denen kama veya hançer, sırta genelde seymen başlarının giydiği fermani ya da kartal kanadı denilen cepken giyilir. Başa takılan takkenin üzerine kefiye sarılır. Pazubent kötülüklerden, düşmanların saldırılarından korunması amacıyla içerisinde sure bulunan, kuvvet kazandıran kolçaktır. Koruyucu duaların yazıldığı hamayıl ise boyuna asılır. En son ayağa yemeni giyilmiş olur.
Kıyafetlerinden silahlarına değin zaman içinde güncellenen her donanım gereci, üstlendikleri görevin gereğini yapmak için oluşturulmuş unsurlardır. Bunların giyilme ve kuşanılma sırası da deneyimlenmiş hayat bilgisinden doğmuştur.
İŞSİZ SEYMEN OLUNMAZ
Seymenliğin bir önemli özelliği de her seymenin mutlaka bir işinin, dolayısıyla becerisinin olmasıdır. Bu sorumlu olmak demektir. Kendine sorumlu, ailesine sorumlu, toplumuna sorumlu demektir. İşlerindeki kazançları dışında, seymen töresine ait herhangi bir şeyde maddi beklenti içine girilmez.
Burdur, Isparta, Sille, Safranbolu, Çankırı, Gerede, Mersin gibi bölgelerde de karşılaştığımız Seymen tipi, özellikle Ankara ile anılır olmuştur. Bunun bir nedeni de 27 Aralık 1919’ta Mustafa Kemal’in Ankara’ya girişinde seymen bölüğü tarafından karşılanmış olması ve karşılamanın tam da adına uygun olarak Kızılca Gün’e vurgu yapılarak Cumhuriyet’i selamlama olarak kabul edilmesinde yatmaktadır. Hasan İzzettin Dinamo’nun anıt yapıtına isim olduğu üzere tam bir “Kutsal İsyan” ateşinin yakıldığı gündür Kızılca Gün!
Tarihsel arka planında Ahilik geleneğinin yattığını gördüğümüz seymenlik, aynı zamanda bir iktisadi-sosyal hayat deneyimidir. Kuralları ve bu kuralları uygulayan sistematiği vardır. Ahilik teşkilatı içinde var olan yiğitler sınıfı ve yiğit alayı, seymenlerde de vardır. Benzer uygulamasını efelik, yarenlik ve zeybeklik geleneklerinde gördüğümüz sistematiklik kültürel Seymen alayı ve seymen başı bu hiyerarşik düzenin yansımasıdır.
VE ATATÜRK’Ü KARŞILAYAN SEYMEN ALAYI
Felaket günlerinin ardından yeniden dirilişe, yeni devlet kurmak için derlenip ayağa kalkışa, Kızılca Gün denir. Ülkeyi kuşatmış emperyalistlere ve havaya egemen olmuş karamsarlığa karşı, 27 Aralık 1919, ulusumuz için Kızılca Gün’dür. Kızılca Gün’ün arifesinde Sinsin Ateşi yakılır. Sinsin Ateşi, seymenlerin toplanma çağrısıdır. Ankara, halkının Mustafa Kemal’i ve yoldaşlarını karşılama duygusu böyledir. Ekilen umudun eylem halidir. Dikilen sancağın altında kurbanlar kesilip, davul zurna eşliğindeki oyunlarla düzülen Seymen Alayı, kurtuluş ve kuruluş hazırlıklarının tamamlandığına işarettir. 27 Aralık’ta, bir kolunun başında Güvençli İbrahim, başka bir kolunun başında Türken Hacı Hüseyin ve üçüncü kolun başında da Kayserili Hacı’nın bulunduğu üç kol halinde 3000 atlı, 700 yayadan oluşan Seymen Alayı, kurtuluşun önderini Keklikpınarı’nda karşılayıp, kurtuluş uğrunda ölmeye ant içecektir. Alaya 30 zurna, 50 davul eşlik etmektedir. Alayın baltacıları önlerinde meşin önlükleriyle Şişli Ahmet, Bekçi Hasan ve Karabiberin Rıfat sağ omuzlarında iri baltaları, arkalarında ise tüfekleri ile yer almaktadırlar.
Bu alayın içerisinde dikkat çeken bir önemli nokta da çoğu Beypazarı-Karaşar’den gelen vişneçürüğü zemin üzerinde sarı hilalli sancak, ay yıldızlı bayraklar arasında 150 kişilik Türkmen kadın savaşçının bulunmasıdır. Bunlar arasında erkek kılığında kurtuluş savaşına katılmış kadınlar da vardır.
Saatler 15.10’u gösterdiğinde, bir otomobilin duyulan korna sesi Kızılyokuş’ta büyük bir kalabalık tarafından karşılandı. Enver Behnan Şapolyo’nun anlatımıyla Ankara nüfusunun 4-5 katı bir kalabalık Mustafa Kemal Paşa ve beraberindeki heyeti karşılamaya gelmiştir.
Mustafa Kemal Paşa, karşılamada teke palalarıyla ayakta dimdik duran seymenleri görünce, “Merhaba efeler!” diyerek alayı yüksek sesle selamlar, “Sağ ol Paşa Hazretleri” diye alay hep bir ağızdan cevap verir. Mustafa Kemal, “Arkadaşlar buraya niçin geldiniz?” diye sorduğunda, hep bir ağızdan aldığı yanıt, “Millet yolunda kanımızı akıtmaya geldik” olur. “Fikrinizde sabit misiniz?” diye yineler Kemal Paşa, seymenler tekrar bir ağızdan “Andolsun!” diye pekiştirirler sözlerini.
“Çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane!” Yeni yıl her birini nefesimizle tek tek şişirip ipini sıkı sıkıya tuttuğumuz balonlarımızın yükselip yükselip birden elimizden kaçıvermesi gibi arkasından hüzünle bakıvermemiz olmadığına göre, o hayatımızı coşkulandıran cıvıltının altında neler yatıyor aramak gerek. Halk kültüründe yeni yıl “takvim değişimi” yahut dondurucu kar yağışını pencere önünde izleme yerine […]
Devamını Oku
27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişinde, onu Dikmen sırtlarında karşılayanlar başında Seymen Alayı geliyordu. Cumhuriyet’e bir kala başkent ilan edilen Ankara, yalnızca siyasi bir merkez olmanın ötesinde, yeni Türkiye’nin kültürel ve bilimsel dinamiklerini de taşıyan bir merkez haline geldi. Bu dinamizmin önemli bir boyutu da halk edebiyatı ve folklor alanında gerçekleşen akademik ve uygulamalı […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]
Devamını Oku