“Çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane!” Yeni yıl her birini nefesimizle tek tek şişirip ipini sıkı sıkıya tuttuğumuz balonlarımızın yükselip yükselip birden elimizden kaçıvermesi gibi arkasından hüzünle bakıvermemiz olmadığına göre, o hayatımızı coşkulandıran cıvıltının altında neler yatıyor aramak gerek. Halk kültüründe yeni yıl “takvim değişimi” yahut dondurucu kar yağışını pencere önünde izleme yerine […]
“Çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane!”
Yeni yıl her birini nefesimizle tek tek şişirip ipini sıkı sıkıya tuttuğumuz balonlarımızın yükselip yükselip birden elimizden kaçıvermesi gibi arkasından hüzünle bakıvermemiz olmadığına göre, o hayatımızı coşkulandıran cıvıltının altında neler yatıyor aramak gerek.
Halk kültüründe yeni yıl “takvim değişimi” yahut dondurucu kar yağışını pencere önünde izleme yerine daha çok bir eşiğe benzer. Evlerin kapısı gibi, içeri gireni de dışarı çıkanı da vardır. O eşikte insan, eski yılın yükünü omzundan indirir; yeni yıla da gönlündeki umutla yaklaşır. Duygusunu kültürüne işlemiş halk bu eşiğin diliyle konuşur. Sözü azdır, işareti çoktur. Bu bakımdan simgeler üzerinden anlaşır. Yeni yıl simgeleri bir bakıma şunu söyler: “Gelecek belirsizdir ama biz onu boş bırakmayız.” Bu yüzden yeni yılın çevresinde bir “işaretler halkası” örülür; nar kırılır, ateş yakılır, su tazelenir, ekmek bölüşülür, evin eşiği gözetilir, ilk günün davranışı özenle seçilir.
Narın yeni yıl simgesi olarak bu kadar sevilmesi rastlantı değil çünkü narın anlamı görüntüsünde saklıdır. Kabuk tek parça, taneleri yüzlercedir. Yani “birlik içinde çokluk” fikrini taşır. Yeni yıl dileği de böyledir: tek bir hayat içinde düşlerin çoğalması, artan kazançlar, büyüyen sağlık, çoğalan sevinçler. Nar kırma pratiği, aslında bir “bereket çağırma” hareketidir. Taneler ne kadar yayılırsa, yılın bereketi o kadar yayılacak düşüncesiyle yan yana durur. Bu yayılma, folklorda olumsuz bir “dağılma” değildir; tersine, “evin içine yerleşen bolluk”tur. Narın kırmızı rengi kanı çağrıştırır, hayat ısısıdır. Aynı zamanda bir “başlangıç meyvesi”dir. Açtığınız anda içi görünür; sakladığı şeyi gösterir. Yeni yıldan beklenen de gizli bir fırsatın görünmesi, kapalı bir talihin açılmasıdır.
Birden Çoğa Giden Yol
Yeni yıl simgeleri içinde tahıl, en kadim olanlardandır. Çünkü tahıl, geleceğin somut halidir, bugün avuçtaki tane, yarın tarladaki çoğalma demektir. Bu yüzden buğday, arpa, mercimek gibi ürünler; “bereket” ve “çoğalma” fikrinin doğrudan taşıyıcısıdır. Bazı anlatı ve inanışlarda bu ürünlere artma gücü atfedilmesi, onların sadece gıda değil, sembol oluşunu gösterir. Yeni yıl sofrasında bakliyatın, kuruyemişin, hamur işinin öne çıkması da aynı mantıktadır. Çünkü taneli olan çoğalmayı temsil eder. Bir avuç nohut, bir avuç buğday; “birden çoğa giden yol”un küçük modeli gibidir.
Ekmek yeni yılın bir başka vazgeçilmez simgelerindendir, “yıl boyu rızkın kesilmemesi” temennisini taşır. Aynı zamanda paylaşımın simgesidir. Ekmeği bölmek, başkasını da doyurmak demektir. Bu doyurma, verenin eksilmesi değil, evin bereketinin artmasıdır. Bu yüzden yeni yılın temel duası aslında çok yalındır: “Ekmek eksik olmasın.” Bu cümle, yalnızca yiyecek değil; huzur, düzen ve güvenlik talebidir. Anadolu’da yılın ilk günü ya da gecesi hazırlanan yiyecekler, rastgele seçilmez. Tahıllar, bakliyatlar, kuruyemişler ve hamur işleri; çoğalma, süreklilik ve bolluk fikrini taşır. Birçok yörede yılın ilk günü evden bir şey çıkarılmayıp, yeni şeyler alınması, gönencin evde kalması ve artması dileğindendir.
Ateş, Ocak ve Su
Ateş, yeni yıl simgeleri arasında hem en eski hem de kutsiyetlik bakımından en çok anlam yüklenilenidir. Çünkü ateş; yalnız ısıtmaz, aynı zamanda arındırır. Halk inançlarında ateşe arındırıcı güç atfedilmesi ve ateş üzerinden atlama gibi pratikler, “hastalıktan korunma” ve “kötülüğü geride bırakma” düşüncesiyle birleşir.
Ateşin bir de “ocak” tarafı vardır. Ocak, evin saygın merkezidir; sadece ısınma yeri değil, evin devamlılığıdır. “Ocağı sönmek” sözünün taşıdığı anlam, ocağın soy ve süreklilik fikrine bağlandığını gösterir. Bu yüzden yeni yıla “ocağı diri tutarak” girmek, yalnızca ateşi yakmak değil; evi, aileyi, düzeni ayakta tutma arzusudur.
Su ise “arınma” simgesidir çünkü suyun doğası akıştır. Eski yılın ağırlığı, suyla birlikte akıp gitsin istenir. Yeni yıl sabahı “ilk su”ya verilen önem, yeni başlangıcın temiz bir zeminde kurulması arzusunu taşır. Su simgesi sadece temizlik değil hafifleme ve yenilenmedir. Su, hatırlatır ama aynı zamanda unutturur. Eski yılın acısını tamamen yok etmez; fakat onun insanın üstünde kalmasına izin vermez. Yeni yıl umudu bu akışın sürmesindendir.
Kapı Eşiği ile “İlk” Eylemin Büyüsü
Yeni yıla dair simgelerin en ilginçlerinden biri de “ilk” fikridir: ilk giren, ilk söz, ilk ziyaret, ilk alışveriş… Halk kültüründe zaman kavrayışı çizgisel değil döngüseldir. Tükenen değil, yenilenerek geri dönen bir çemberdir. Bu bakımdan halk “ilk”i önemser; çünkü “ilk”, yılın kalanına örnek olabilecek başlangıçtır. Gidenin “eskimişliği”, yorgunluğu ve uğursuzluk ihtimali; yeni yılın ise tazeliği, bereketi ve umut potansiyeli vardır. Burada bir tür psikoloji de saklıdır: insan yeni yılın ilk saatlerinde nasıl davranırsa, yılı da o davranışın izinden gidecek gibi hisseder. Kapı eşiği de bu yüzden güçlü bir simgedir. Eşik, içerisiyle dışarısının sınırıdır. Yeni yıl, eşik zamanıdır. O yüzden kapı eşiği, kapı önü, evin giriş düzeni; sadece temizlik konusu değil, sembolik bir koruma alanıdır.
Yeni yılla ilgili türküler, maniler, dolaşma geleneği; dileğin bireysel olmaktan çıkıp toplumsal bir sese dönüşmesidir. Nevruz ve yeni yıl çevresinde “ev ev dolaşıp iyi dilek söyleme” pratiği de bereketin sözle çağrıldığı bir örüntü kurar. Sağlık, mutluluk, bereket dilemek; sözün “uğur” taşıyıcısı olduğuna dair eski bir inançtır. Aynı çizgide “Nardugan”ın yeni yılı karşılama geleneğiyle ilişkilendirilmesi ve buna bağlı şiirlerin oluşması, “yeni yılın sözle kutsanması” fikrini güçlendirir. Burada önemli bir nokta var: Yeni yıl simgeleri sadece nesne değildir; ses de simgedir. Dilek cümlesi, şarkı, mani… Bunlar, toplumsal belleği diri tutan etmenlerdir.
“Darlık görmeden”, “Kazasız Belasız”..
Narın taneleri, ekmeğin bölünüşü, suyun akışı, ocağın ateşi… Hepsi tek bir cümleyi farklı dillerle söyler: “Bu yıl da yaşam sürsün; çoğalsın; hafiflesin; iyileşsin.” Halk beleğinde yeni yıl simgeleri, geleceği garanti etmez. Ama geleceğe boş elle gitmeyi de kabul etmez. Umudu, somut şeylerin içine saklar: bir meyveye, bir avuç tahıla, bir kıvılcıma, bir yudum suya…
Yeni yıl dilekleri, bireysel arzuların ötesinde kolektif bir iyi oluş talebidir. Bir takvim yaprağının değişmesi değil, insanın kendisi, toplumu ve en önemlisi de doğayla yaptığı daha adil, daha bereketli yaşam sözleşmesidir. “Kazasız, belasız”, “darlık görmeden”, “huzurla” gibi ifadeler, kültürün koruyucu dilini yansıtır. Bu simgeler, iri iri harflerle söylemeyi gerektirmez. Yalın bir hareket yeter: narı kırmak, ekmeği paylaşmak, ateşi diri tutmak, suyu tazelemek. Halkımız umudu böyle kurar; sessiz, gösterişsiz ve inatla.
“Çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane!” Yeni yıl her birini nefesimizle tek tek şişirip ipini sıkı sıkıya tuttuğumuz balonlarımızın yükselip yükselip birden elimizden kaçıvermesi gibi arkasından hüzünle bakıvermemiz olmadığına göre, o hayatımızı coşkulandıran cıvıltının altında neler yatıyor aramak gerek. Halk kültüründe yeni yıl “takvim değişimi” yahut dondurucu kar yağışını pencere önünde izleme yerine […]
Devamını Oku
27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişinde, onu Dikmen sırtlarında karşılayanlar başında Seymen Alayı geliyordu. Cumhuriyet’e bir kala başkent ilan edilen Ankara, yalnızca siyasi bir merkez olmanın ötesinde, yeni Türkiye’nin kültürel ve bilimsel dinamiklerini de taşıyan bir merkez haline geldi. Bu dinamizmin önemli bir boyutu da halk edebiyatı ve folklor alanında gerçekleşen akademik ve uygulamalı […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]
Devamını Oku