Sevgi Özel
Tüm Yazıları
Putları Yıkan Nazım Hikmet
Ana Sayfa Tüm Yazılar Putları Yıkan Nazım Hikmet

Nâzım Hikmet’in dil kullanımını yazacaktım, yüzme bilmediğimden korktum. Uçsuz bucaksız Nâzım okyanusuna nasıl girecektim? Yayımlanmış kitaplar yol gösterici olabilirdi; 2001’de Nâzım’ın bütün yapıtlarına el atarak salt dilini irdeleyen “tek” kitap bulamadığım için hem üzüldüm hem utandım.  Çok yazarlı 100. Doğum Yıl Dönümünde Nâzım Hikmet’e Armağan, 2002’de çıktı. “Türkçenin Müziğini Dünyaya Dinleten Şair Nâzım Hikmet’in Dili” […]

Nâzım Hikmet’in dil kullanımını yazacaktım, yüzme bilmediğimden korktum. Uçsuz bucaksız Nâzım okyanusuna nasıl girecektim? Yayımlanmış kitaplar yol gösterici olabilirdi; 2001’de Nâzım’ın bütün yapıtlarına el atarak salt dilini irdeleyen “tek” kitap bulamadığım için hem üzüldüm hem utandım. 

Çok yazarlı 100. Doğum Yıl Dönümünde Nâzım Hikmet’e Armağan, 2002’de çıktı. “Türkçenin Müziğini Dünyaya Dinleten Şair Nâzım Hikmet’in Dili” başlıklı makalem beni kesmedi. 2005’te, “temiz Türkçe”yle yazdığı tüm yapıtlarını dilbilgisel açıdan irdelemeye karar verdim; Putları Yıkan Şairimiz Nâzım Hikmet (Kırmızı Kedi Yayınevi), salt diline bakan ilk yapıt oldu.

Usta, “Otobiyoğrafi” şiiriyle yaşamöyküsüne, dil kullanımına ışık tutan bir kesit sunar: “1902’de doğdum

doğduğum şehre dönmedim bir daha

geriye dönmeyi sevmem

üç yaşımda Halep’te paşa torunluğu ettim

on dokuzumda Moskova’da komünist Üniversite öğrenciliği kırk dokuzumda yine Moskova’da Tseka-Parti konukluğu ve on dördümden beri şairlik ederim…”

Nâzım, Arap abecesiyle konuşma dili olamayan Osmanlıcaya doğmuştu; ailesi, akrabaları eğitimliydi; yazar ve şairlerin yazıyı dili tartıştığı ortamda “anadilinin melodik ritimlerini” yani müziğini, biçimsel özelliklerini “erken yaşta” öğrenmişti. 12 yaşındayken birçok şiirinde Osmanlıca sözcük, terkip (tamlama) yokken birkaçında erişkinler gibi ağır terkipler, ağdalı sözcükler seçmişti. Bu yaşta Arapça-Farsça sözcükleri doğru kullanmasının, görkemli tamlamalar kurmasının nedeni yetiştiği kültürel ortamdı. 18’e geldiğinde şiirleri, takma adla yazdığı öyküleri yayımlanıyordu. Çocuk yaşta okuma alışkanlığı edindiğinden sözvarlığı varsıllaşan Nâzım’ın 11-12 yaşından başlayarak tüm şiir ve düzyazılarındaki Osmanlıca sözcük oranı, günümüzdeki kimi şair ve yazarlarınkinden daha azdır. 

Nâzım’ın bin bir güçlükle gittiği Moskova’da aldığı eğitim, tanıştığı sanatsal ortam  yazınsal yaşamını çok etkilemiştir.  Cumhuriyet ilan edildiğinde Moskova’dadır; 1924’te döner, yine gider. 1928 yazında dönünce tutuklanır; 1 Kasım 1928’de Harf Devrimi yapılır, yeni abeceyi ilk kullananlardandır. 1929 Mayıs’ında yayımlanan 835 Satır’daki “Güneşi İçenlerin Türküsü” toplumsal belleğe yerleşirken aynı yıl çıkan beş kitabındaki şiirleri nedeniyle yargılanır, aklanır; ama “Komünist Türk Şairi Nâzım Hikmet”in bir ayağı adliyede, kitapları yasaklıdır. 1931-37 arasında bir içerde bir dışardadır; geçinmek için takma adla gazetelere onlarca makale, öykü yazar. 1932’de başlayan  Dil Devrimi’ne, “temiz Türkçe devrimi” diyen tutuklu Nâzım dışardaki devrim karşıtlarını, “İt Ürür Kervan Yürür” diyerek püskürtür. 1938’de uzun mapusluk başlar.  

“Vatan haini” Nâzım’ın pek çok şiirinin belleklere yerleşmesinin  gizi nedir? 

Müzik… Ben sözcüklerle yarattığı müziğin kaynağına ulaştım.  

Temiz Türkçeyle her türde yazan Nâzım şairlere, “ruhların mühendisi” der. “Ruhların mühendisi” Nâzım, “çimdik çimdik makarna üslubiyle” oluşturduğu düzyazılarında, en çok da şiirlerinde Türkçenin ses+biçim+anlam özelliklerini, dilcileri okutacak ustalıkla kullanır.   

Düzyazılarında, destanlarında yalın, bileşik sözcüklerle görkemli tamlamalar, tümceler kurar, “bırakmıyordular; çocuklayamıyor” gibi özgün yüklemler yaratır; adlandırmalar yapar. Şiirindeki müziğin kaynaklarından biri ikilemelerdir. Masallar, türküler; yakarı, ilenç, deyimler ve renk sözcükleriyle destanları boyar; benzetmeli, kalıplaşmış anlatımları, senlibenli dili, argoyu, sövgüyü özgürce sıralar; “tren, saat, kâğıt” gibi sözcükleri okunuşuyla ya da özgün biçimiyle yazar. 1930’larda toplumun yeni duyduğu sözcükleri sıkça, “yıl/ sene; umut/ ümit; şüphe/kuşku; yürek/ kalp…” gibi eşanlamlıları kimi kez yan yana kullanır. 

Nâzım’ın şiirinde Türkçe ya da Arapça-Farsçadan Türkçeye giren bağlaçlara özel yer ayırmak gerekir; “hatta, fakat” gibi bağlaçları anlamı baskın kılmak için bazen tek başına dize değerinde kullanır; özellikle destanlarda Arapça “ve” ile onlarca dize başlatır. 

Nâzım konuşma dilini, şiirine yansıtmak için özel çaba harcar, özellikle destanlarda binlerce devrik tümceyle konuşma dilinin özelliği kesik tümceleri görürüz. Ayrıca yazıya/konuşmaya müzik katan ünlemleri yeğler, birçok sözcüğü, özel adları bile ünlem gibi kullanır; kimi sözcüklerdeki “ç, r, t” ünsüzlerini vurgulayarak, uyaktan yararlanarak, dizeleri merdiven gibi sıralayarak okunuşla müzik oluşturur. 

Şair, yazar, okur, herkes, “Bir köylü toprağını ve öküzünü, bir marangoz tahtasını ve rendesini nasıl severse ben de Türk dilini öyle seviyorum” diyen Nâzım’ın dil okyanusuna girmeli… 

Yazarın Diğer Yazıları
Canım Angara’m

Kökten Angaralıyım. Ailem arpa buğday eker, koyun beslerdi. Ağa dedemle, “annemin bir kızı”ydım. Köy ile ilçe arasında yaşıyorduk. İlkokula ilçede başladım. Biz 1950’liler, ABD’nin süttozuyla uyutulan; barış gönüllüleriyle naylonla, plastikle ilk tanışan; bakırları satıp alüminyum, emaye kap kacağa evrilen; gazyağlı ocakları atıp tüplü “milangaz” yakan… Sümerbank pazeni pijamaları, patiska donları çıkaran, terzilere küsüp sentetik kumaşlı […]

Devamını Oku
Çocukluğumun Cumhuriyet Bayramları

Kurtuluş Savaşı’nın son noktası Duatepe’nin sırtındaki köyde doğdum. Bizim kuşağın şanslılarındanım. Atatürk’e inanan ana babayla, Cumhuriyet’in devrimlerine bağlı öğretmenlerle büyüdüm. Duatepe, Sakarya Meydan Savaşı’ndan sonra Mustafa Kemal Atatürk’ün düşmandan geri aldığı tepedir. O tepeye her çıkışımda Atatürk’ün savaş sürerken eteğindeki ovanın dört yanını görebildiğimiz o tepeyi seçmesine hep şaşırdım. Şimdi 29 Ekim’deki Cumhuriyet Bayramı’yla 26 […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku