Kökten Angaralıyım. Ailem arpa buğday eker, koyun beslerdi. Ağa dedemle, “annemin bir kızı”ydım. Köy ile ilçe arasında yaşıyorduk. İlkokula ilçede başladım. Biz 1950’liler, ABD’nin süttozuyla uyutulan; barış gönüllüleriyle naylonla, plastikle ilk tanışan; bakırları satıp alüminyum, emaye kap kacağa evrilen; gazyağlı ocakları atıp tüplü “milangaz” yakan… Sümerbank pazeni pijamaları, patiska donları çıkaran, terzilere küsüp sentetik kumaşlı […]
Kökten Angaralıyım. Ailem arpa buğday eker, koyun beslerdi. Ağa dedemle, “annemin bir kızı”ydım. Köy ile ilçe arasında yaşıyorduk. İlkokula ilçede başladım. Biz 1950’liler, ABD’nin süttozuyla uyutulan; barış gönüllüleriyle naylonla, plastikle ilk tanışan; bakırları satıp alüminyum, emaye kap kacağa evrilen; gazyağlı ocakları atıp tüplü “milangaz” yakan… Sümerbank pazeni pijamaları, patiska donları çıkaran, terzilere küsüp sentetik kumaşlı “konfeksiyon”la örtünen kuşaktanız.
1959 yazında Numune Hastanesi’nde yatan anamı görmeye trenle başkente gittik. Başkente gitmiş, başkenti görmemiştim. O yıl evde ilçede çocukların anlayamadığı bir şeyler yaşanıyordu. 23 Nisan sönük geçmiş; yetmemiş, 27 Mayıs yaşanmıştı.
Okulda evde birçok sözcüğü doğru seslendiremiyor; adı Leyla, Lamia, Haluk olanlara doğru seslenemiyorduk. Sokaklarda “mabel” çikletle balon şişirip hulahop çevirenlerle, üstü başı naylona bulananlarla ilişkilerde, dilimizde naylonlaşma hızlanıyordu. Öğretmenler dil kullanımında titizdi. Okulda değişen dilimiz, evleri de etkiliyordu. Köyden ilçeye, ilçeden başkente gide gele dilimiz epey değişmişti.
Babam hep “Angaralı”ydı; anam “Ankaralı” olmuştu.
Ailenin ekonomik sorunları derinleşince 1961 Ağustos’unda ilçeden kaçtık. İlk kondumuza bir ay dayanabildik. Safranhan’ın eteğindeki Salman Sokak’ta bir gecekonduya geçtik. Abimin portakal kasalarıyla yaptığı kitaplık en güzel eşyamızdı. İlçeden getirdiğimiz peynir tereyağı tez bitti; margarin ile tanıştık. Ekmeğe sanayağ sürüyor, reçel damlatıyorduk. Vita yağı sevmedik. Yerli arapsabunuyla, puro, hacışakirle temizlenirken “lüx”ün kokusuna bayıldık. Bebeğini bulaşık sabunu lili ile yıkayan komşu, odun kömüre gelen zamla unutuldu.
Beş altı arkadaş Saraçlar Çarşısı’nı boydan boya geçip Samanpazarı’na koştuk. Meydandaki kalabalığın önüne geçtik, donakaldık. Bir darağacı, bir adam… İdam edilen “ibreti âlem için” halka gösteriliyormuş. İnsanlık dışı bir hukuk dersi…
Başkentte her şey farklıydı, mutsuzdum. Önyargımı, komşularımız törpülüyordu.
Salman Sokak’ta birbirine nerelisin diye sormayan teyzeler amcalar yöresel ağızla konuşuyor, ilençte sövgüde frene basmıyorlardı. Kavgacı “Terzi Teyze…” Gece işe giden, “sanatçı” ablalar, dilendiğini saklamayan engelli Saffet Amca… Doğru yanlış sözcüklerle, öznesi yüklemi kayan tümcelerle iyi anlaşıyorduk. Komşuluk şahaneydi; ama bizimkine bitişik kondu, gürültü kutusu gibiydi. Sekiz çocuktan biri asık yüzlü bir oğlandı. İleride kaymakam, vali, hatta içişleri bakanı olacağını, oğluyla birlikte aylar yıllarca konuşulacağını bilemezdik.
1960’ların Saraçlar Çarşısı yoksulların, ortadireğin alışveriş alanıydı. Giyimevinden nalbura, kasaptan bakkala “adı” yerli dükkânlar sıralıydı. Salı günleri Ankara Kalesi’nin girişinden At Pazarı’na uzanan pazardan her türlü yiyeceği, Ulus’taki büyük halden uskumru alırdık. Hırçın bakkal amcanın veresiye defteri karabasanımızdı.
Başkent Salman Sokak ile Çıkrıkçılar Yokuşu’ndan ibaret değilmiş…
İlkokulu pekiyi ile bitirdim, o gün Anıtkabir’e gittik.
Anafartalar Kız Lisesi’nin orta kısmındaki öğretmenlerim… Üniversiteli, liseli abimlerle gecekondu mahallesinden çıktım.
Gençlik Parkı’na, sinemaya sık gidiyorduk. Yazın Safranhan’ın çatısındakinde, kışın Anafartalar Caddesi’ndeki Sus Sineması’nda Türk filmleri izlerdik. Abimler alanı genişletti. Kızılay’daki Büyük Sinema’ya, Opera Meydanı’ndaki Büyük Tiyatro’ya gittiğimizde başkentle buluştum. Çok kitap okuyor, komşu dergilerinden de ses, sinema “yıldız”larını izliyordum.
Salman Sokak’tan, ünlü politikacı Osman Bölükbaşı’nın kayınbabası Büyükyağcılar’ın dört odalı, banyolu konağına taşındık. Yahudi Mahallesi’ndeki Şengül Hamamı’na gitmekten kurtulduk. Saraçlar Çarşısı esnafının temiz dilini; kökenini bilmediğim “Madam Teyze”min nar reçelini unutamam! Hasan Amca beni, siftah yapamayan komşusuna göndermişti. “Ahi” geleneği yaşatılıyordu.
Samanpazarı’ndaki yangından sonra Cebeci’ye ve başka semtlere taşınıp durdum. Aşkla şevkle Çankayalıyım. 21 yaşımda Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’na girdim. Kitaplarını okuduğumuz ustalar Türkçenin müziğini TDK’den, sanat kurumlarından yükseltiyorlardı. Keşke tek tek anabilsem… Ankara’yı Türkçenin başkenti yapan, yaşayan yaşamını yitiren edebiyatçıları, bilimcileri saygıyla esenliyorum.
Ankara Türkçenin başkenti, hep de öyle olacak!
Ben umutluyum dostlar! Son 25-30 yılda Cumhuriyet’in başkentine çöreklenen kara bulutları bilimle, sanatla dağıtacağız!
Çok yakında ülkemizde, başkentimizde katmerli karanfiller açacak!
1961 Ağustos’unda Angara yanıyor. İki gün sonra 30 Ağustos… Burada bayrama nasıl gideceğiz? Geldiğimiz ilçede mahallenin bütün çocukları yola düşer… Gazi Mahallesi’nden istasyon önündeki alana koşar büyükleri beklerdik. Okullar kapalı olduğundan 30 Ağustos, Topçu Okulu’nun rütbeli rütbesizlerinin… Askeri araçların şahane gösterileriyle başlar biterdi. Babam, “Akşamüstü Hipodrom’a gidelim çocuklar…” dedi abimlerle bana. Başkentteki ilk ulusal bayramımızdı. […]
Devamını Oku
Çok özlediğim(iz) canım arkadaşım Kerim… Atatürk’ün başlattığı Dil Devrimi’ni sürdürmek için 22 Nisan 1987’de Dil Derneği’ni kurduk. Derneğin amacı, Türkçe için çalışmak… Kurulması yasak dernek sayıldı, iyi mi? Bir süre arkadaş evlerinde, işyerlerinde çalıştık. Ormancılar Derneği önce küçük, sonra büyükçe iki odasını açtı. Odalar çıplak… Cumhuriyet’e, “Olanaksızı Olanaklı Kılmak” diye yazdım. Bir müdür çalıştığı bankanın […]
Devamını Oku
Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]
Devamını Oku
UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]
Devamını Oku