“Deli kadınlar iyidir. Çünkü ne kahkahaları tutsak, ne gözyaşları sınırlı, ne arzuları mahpus, ne öfkeleri prangalıdır.” der Ahmed Arif. Biraz deniz, biraz mavi, biraz yeşildir bu delilik… Toprak gibidir, vatan gibidir. Aslında hep AŞK, çokça dostluk ve dünyayı değiştirmeye çalışacak kadar da cesurdur… İşte bu cesaret toplumu, hayatı, kadını, bir aydın sorumluluğuyla anlatılarına konu edinir. […]
“Deli kadınlar iyidir. Çünkü ne kahkahaları tutsak, ne gözyaşları sınırlı, ne arzuları mahpus, ne öfkeleri prangalıdır.” der Ahmed Arif.
Biraz deniz, biraz mavi, biraz yeşildir bu delilik… Toprak gibidir, vatan gibidir. Aslında hep AŞK, çokça dostluk ve dünyayı değiştirmeye çalışacak kadar da cesurdur…
İşte bu cesaret toplumu, hayatı, kadını, bir aydın sorumluluğuyla anlatılarına konu edinir. Özgür, özgün ve ödünsüzce yazar Leylâ Erbil.
Ahmed Arif’e göre şair; Sait Faik’e göre yazardır… Aslında o Türk yazın ve düşünce alanının kalıplarını kıran sıra dışı kadınıdır.
“İnsan kendi hayatını sorgulamadan yaşamayı sürdürürse insan sayılmaz denildiği günler”den kalandır bize. “Sözcükler, sözcükler, tekrar tekrar sözcükler’’le yazın alanımızda köklenen, budaklanan ve açandır.
Eserleri yaratıcı gücün bir zaferidir. Gelenekseli yıkar, kadını her yönüyle ele alır. Realist eserlerinde kendi yaşamından kesitler sunar. Her insanın içinde bir sürü başka insan olduğunu düşünür ve anlatılarında ruhunu yatıştıracak insanı yine kendinden çıkarır.
Leylâ Erbil, 12 Ocak 1931’de Kocamustafapaşa’da dünyaya gelir. Babası Hasan Tahsin Bilgin, annesi Huriye Hanım’dır.
Beyoğlu ile Kadıköy Kız Lisesi’nde eğitimini tamamlar. 1950’de İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne başlar; iki defa evlilik nedeniyle bırakır.
Yazmaya 1950’li yıllarda başlar. İlk öyküsü “Uğraşsız”ı 1956’da, ilk öykü kitabı Hallaç’ı 1960’ta okurlarıyla paylaşır. 1970’te Türkiye Sanatçılar Birliği, 1974’te TYS kuruculuğu yapar, PEN Yazarlar Derneği üyesi olur. 1979’da davetli olarak gittiği ABD’de Iowa Üniversitesi’nde “Onur Ödülü” verilir. 2002’de PEN Yazarlar Derneği tarafından Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday olarak gösterilir.
Onun için diğer anlamda direnişin önemli bir eylemi de yazmaktır. Özellikle mücadeleci, güçlü ve aydın kadın karakterler anlatılarının merkezindedir. Dili, noktalama işaretleri ya da tür bağlamında cesur ve sıra dışıdır. Bu sıradışılık 19 Temmuz 2013 yılına kadar aktif olarak sürer.
İlhan Berk, Fikret Otyam, Can Yücel, Nezihe Meriç gibi çok değerli öykücü, romancı, şair ve sanatçı dostlardan oluşan bir çevre içinde köklenir.
Aynı dalda yalnız ve genç iki yitik can, iki yitik hasret… Her bir sesi, hecesi sözcüğü aşka, dostluğa mühürlü mektuplar… Bir de “SUSKUN”… Karşılık bulamayan bir sevda, bir mayın gibi adeta patlar Türk yazın dünyasının tam da ortasına.
“Çünkü kimse içinden çıktığı çirkeften leke almadan gezinemez bu gezegende.” diyen sanatçı hem gezegenlerin hem “durağanların” en güzel kızıdır Ahmed Arif’e göre.
“Neden hâlâ hakikatinin peşindesin sen be kadın, hangi hakikatinin… ama bilmelisin… evet, evet insan bilebileceği kadar bilmeli, gidebileceği kadar gitmeli…”
Gidebileceği kadar giden yiğit bir kadın, güzel bir dost ve çok derin bir aşktı ömrünün özeti.
Söylemekten, beklemekten durup dinlenmeden yazmaktan düşünmekten yorulmayan bir şairdir. Öte yanda bir pınar, bir dağ suyu gibi dinlendiren kıvrandıran, sevindiren LEYLİ’m LEYLİ’mdir.
Her şeyi iyileştiren, güzelleştiren; haksızlıkla yüz yüze geldiği anda öfkelenmesini bilen ve bunu öğütleyendir. Hasretinden prangalar eskitilen; ince bekleyişlerin kahkahası özgür, gözyaşı sınırsız, öfkesi dizginsiz ÇILGIN KADIN’ıdır.
Eserlerine konu edindiğin acılar günümüzde de değişmiyor ve aslında daha da katmerleşiyor. Hayat o umutlu notayı -değişmeyen bu acılara rağmen- yine içimize bırakmaya devam ediyor; her ne kadar o bilindik gün bitikse de dünya aşkla güzelleşiyor ve yine yine yeniden güzelleşiyor…
Şairim,
Elbette “Kala kala insanda güzelliğin anısı kalır.” ve “Umut altın kafesinden çıkıverir dolaşır tepemizde.”
O güzel günlerin umuduyla ve ille de sevgiyle yaşanarak değişecek dünya…
“Yoklukları bir uçurum kadar derin.” Metin ALTIOK Bahar, yaz, güz ve zemheri… Biri sevdalıdır güneşe, biri savrulmayı bekler rüzgârla, biri renklerin davetkârı, biri hüznün örtüsü… Belki benzersizlikler ve tercihlerle ayrılırlar fakat birlikte tam ederler hayatı.Saklanmazlar, neyi var neyi yok sere serpe dökülüverirler. Bahşettikleri de vardır götürdükleri de. Ve illaki yaşanacaklardır. Bir şehrin şahidi değil parçası […]
Devamını Oku
M.Ö. 1259’da Hitit İmparatorluğu ile Mısırlılar, tarihin yazılı ilk büyük savaşını ve tarihte adı geçen en eski barış antlaşması (Mısır-Hitit Ebedi Barış Antlaşması) KADEŞ Antlaşması’nı yaparlar. Bu antlaşmada iki tarafın da birbirlerine saldırmaması, müttefik olarak hareket etmesi, savaş esirlerini serbest bırakması, gerektiğinde birbirlerine askeri destek sağlaması gibi maddeler vardır. Anlaşma çivi yazısıyla kil tabletlere kaydedilir. […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku