Bazı vedaların sonu ölümsüzlüktür çünkü yaşatılmak için kendinizi miras bırakmanız gerekir. Peki ya insanı kendi yapan nedir? Ben bunu eskimiş ömrümün ilk çağlarından beri düşünürüm. Her insan birçoğunun birleşimi gibidir. Her parçada bir anı, her parçada bir fikir. Elimizin değdiği her noktada ruhumuzdan bir saç teli kopar zamanın süpüremeyeceği, geleceğin var edip geçmişin yok edemeyeceği. […]
Bazı vedaların sonu ölümsüzlüktür çünkü yaşatılmak için kendinizi miras bırakmanız gerekir. Peki ya insanı kendi yapan nedir? Ben bunu eskimiş ömrümün ilk çağlarından beri düşünürüm. Her insan birçoğunun birleşimi gibidir. Her parçada bir anı, her parçada bir fikir. Elimizin değdiği her noktada ruhumuzdan bir saç teli kopar zamanın süpüremeyeceği, geleceğin var edip geçmişin yok edemeyeceği. Bir diğerine dokunmadıkça hayatım, bir diğerinin yolunda fener olmadıkça ışığım ben etrafın karanlığını nasıl fark ederim?
Mesela aydınlık günlerin birinde, dizimde yatarken torunlarım, nefesim pek bir cömertti masallara. Çünkü o masalların sonunda elmanın akıbeti devrimin tepesine düşmekten, nasibin atı aklın yolunda koşmaktan hiç şaşmıyordu. O masalların ömrü birkaç senelik olsa da niyeti gelecek perdesinde oynuyordu. Mesela en küçüğü vardı benim kızın, şimdi benim masallarla büyütür öğrencileri. Ben artık yokum, hâlâ var olduğum yerde değilim aslen. Ancak sıvasını kardığımız okulun duvarlarında sesimi duyanlar vardır biliyorum.
“Reşat Dede! Reşat Dede!” Yine o sestir beni bahçe masasından kaldıran, normalde mümkün değil, çayımı yarım bıraktıran. Koşup geliyor yan bahçenin neşesi, çimlerde bir gürültü, dallarda çocuk sesi. “Ne oldu?” diyorum ona bıyık altından gülerek. Halbuki dün uğurlamıştım bugün de geleceğini bilerek.
“Bugün de var mı sebze meyve?”
“Hiç olmaz mı?” Hiç öpmeden bırakır mı toprak, çocuk dişlerini? Belim dik durmaz, aynı boya geliriz defalarca. Bakıp bakıp kıkırdar içinden, ben de görmezden gelirim. Ona, daldan eline uzanan her tohum için toprağa emek vermeyi öğretirim. Küçük elleri daldan hakkını aldıkça dünyanın bir yüzünü merhametle okşar. Çok uzun değil, birkaç ay sonra toparlanıp gittiler buralardan. Bir daha görmedim onu ama işittiğime göre değerli suyumuzun, ulu nefes kalkanlarımızın kıymetini bilip de bekçilik yapan kim varsa onların birleşimiyiz biz afacanla.
Şöyle bir geri dönüp düşüneyim. Kaç farklı ruhta atar yüreğim? Sayısız şehir, sayısız parmaklık, sayısız sokakların üstünden geçtim. Belki birkaç sayfaya, belki durup düşünmeye teşvik ettim. Çoğu zaman aynı bakkala gittim. Gazete başlıklarına bakıp bakkalla kavga ettim. O başlarda bana tepkiliydi. Kavgayı yalnızca haklı çıkmak için yapardı. Kelimelerin münazara masasında, kadehin sulh için kalktığını öğrettim. Hiç bilmem şimdi ne yapar fikirleri bölüştüğümüz o insanlar. Ancak hiç var olmadığım yerlerde de kendimi yaşattığımı bilirim.
Bilirim bir gün olta ucunda sohbet ettiğimiz balıklar, gölleri nehirleri aşar. Düşüncelerimiz dalga dalga vurur denize, teknelerce taşar. O teknelerde bir insan yaşar ve saç tellerini binlercesine saçar. Birçoğu olurum ben de dümende. Kafamda saçım azdır, sakallarım afacanın dişleri gibi beyazdır. Ellerim lekeli, külfettir dik tutmak bedenimi. Koca bir ömür eskittiğinden beridir beni, yazarım.
Duvarlara yazar Reşat, hiç kapanmayan kapılara, önünden onlarcasının geçeceğini bildiği tabelalara. Kendini de hep güzellikle anlattığından, geleceğe bir mum da o yaktığından hiç sönmez ışığı. O yazardı, Reşat Dede de okurdu anlatırdı. O dermansız dizlerde dinlenen her masal geleceğe bir miras. O bakkal, “Kolay gelsin!”leri güler yüzle uğurlamayı öğrendiğinden beridir de ölmüyor Reşat. Kutsalı emek olan afacanın bahçesinde yeşeriyor. Ölüm fikriyle yaşayanlar için ölümsüzlüğün varış noktası oluyor. Seksen altı yıldır olduğu gibi.
Değil miyiz aynı evde yaşayan on binlerce yabancı? Hayali sınırlarımızın adı değil mi duvarlar, kim bilir o sınırlar içine gömülmüş kaç farklı hayat var? Kaç ayrı sokak var evlerimizde, o evlerin kapıları da kilitlenir mi vakitli vakitsiz? Kaç kişiye aittir bir anahtar? Tozlu bir çift terlik, basıp geçiyor ayaklarım üzerinden. Camdan dışarı bakmıyor, camı hiç […]
Devamını Oku
Boş bir kâğıt, yazılmayı bekleyen binlerce gelecek. Henüz yazılmamış, mürekkebin damlası dahi akıtılmamış. Kalemlerin kapakları sımsıkı, bugüne dek açılmamış. Sıkışmışız bir odanın içine, üstümüze kilitlenmiş tüm kapılar ve ayaklarımız altında aşınmayı bekleyen metrelerce yol var. Ne vakit koyuluruz o yollara, ne zaman açılır önümüz? Bunlar geleceğin sisinde uzaklaşarak kaybolan cevapların soruları. Net bir şekilde duymak […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku