Boş bir kâğıt, yazılmayı bekleyen binlerce gelecek. Henüz yazılmamış, mürekkebin damlası dahi akıtılmamış. Kalemlerin kapakları sımsıkı, bugüne dek açılmamış. Sıkışmışız bir odanın içine, üstümüze kilitlenmiş tüm kapılar ve ayaklarımız altında aşınmayı bekleyen metrelerce yol var. Ne vakit koyuluruz o yollara, ne zaman açılır önümüz? Bunlar geleceğin sisinde uzaklaşarak kaybolan cevapların soruları. Net bir şekilde duymak […]
Boş bir kâğıt, yazılmayı bekleyen binlerce gelecek. Henüz yazılmamış, mürekkebin damlası dahi akıtılmamış. Kalemlerin kapakları sımsıkı, bugüne dek açılmamış. Sıkışmışız bir odanın içine, üstümüze kilitlenmiş tüm kapılar ve ayaklarımız altında aşınmayı bekleyen metrelerce yol var. Ne vakit koyuluruz o yollara, ne zaman açılır önümüz? Bunlar geleceğin sisinde uzaklaşarak kaybolan cevapların soruları. Net bir şekilde duymak onları, adım atmak o sisli yolun taşlarına, umudu aramak gibi dünyanın çekirdeğini kaynatan kazanın içinde. Onlarca kazan kaynadı geçmişin vaatlerinde ve bizler birer yağmur bulutu gibi buharlaşarak görünmez olduk. Şimdi koca bir gökdelenin tepesinde, şehrin içinde kilitli kalmış ruhlarımız. Rengârenk bir nesil inşa ettik ve bakmayana görünmez olduk. Bir harita çizdik kendimize. Bir yol aradık metrelerden farklı uzaklıklardan azade. Kafa kafaya verdik. Değiş tokuş ettik. Eksiktir o yanımız. Haklı aramak çabamız; görmek değil, anlamak değil. Fakat anlamak üzerine yol haritamız, en çok da değersizleştirilmiş hayatlarımızın ederini anlamak üzerine. Kaç paha biçilir bu tazesinden gençliğe, kaç kapı daha kapanır önümüzden? Bilinmez. Zaten bilinmezliktir tüketen. Kalemlerimiz yerinde. Fakat mürekkep değil tükenen.
Şimdi önümüz coşkuyla karşılanmayı bekleyen onurlu bir günü işaret ediyor. Haritamızda üstü kırmızı. Bir bayram havası var orada. Hem de bizlere ithafen seçilmiş. Görünce bir şaşırdık, telaşlandık. Uzun zamandır gerçek hislerle hangi onurlu günü andık, hangi bayramı kutladık… Kutlamaya teşvik eden güzellikler hala yaşıyor mu içimizde yoksa biz kendi gençliğimize çok mu geç kaldık? Öyle bulanık ki aklımız duygularımıza da bulaşmış çamurlu kıyılardan pus. Düşünüyoruz içinde, şehrin göbeğinde gökyüzüne yakın aydınlık bir mahpus, nedir bizim gençlik adına kutlanacak sevincimiz? Nedir bizim gerçek hediyemiz, sonsuz bir mutluluğu kucaklamak mı zahmetsiz? Yoksa bunca zahmeti hiçe saymak mı yersiz? Görünür olmak mı o gelecekte?
Yüzlerce cevap var tek bir kafada. Yüzlerce gün var intikamı alınması gereken. Hiç yaşanmamış gibi, nefes almamış gibi yeniden yaşanması gereken. Uğruna bayram edilen bu gençliğin kutlaması için yılın özenle seçilen bir gününü, hele de kurtuluşun nakışını taşıyan o tarihi, ertesi güne uyanacak bir sebebe ihtiyacı var. Çok şeye ihtiyacı var. Çok şeye susamışız bu gençliğin nehrinde, çok manzaralar kaçırmışız gün gibi doğarken. Duymaya ihtiyacı var bu gençliğin, anlamaya, bilmeye… Çok bilmeye, çok yanılmaya, dünyanın öbür ucunda yarınlar için tek kaygısı bir romanın kötü sonla bitme ihtimali olan bir gençle aynı uykuyu uyumaya. Dünyanın her bir köşesinde bambaşka anıları aynı hayatta yaşamaya ihtiyacı var.
Şimdi biz, karanlığına boğulmuşken kalabalık şehirlerin içinde, geçmişin naif rüzgârını kovuyoruz. Güzellikleri eskiden, yaşamı gelecekten çalıyoruz. Ama çalıp çırpmıyoruz. Bu, hayali bir haritanın gizemli aksiyonlarına eşlik eden masum bir hırsızlık. Bu acayip fikirlere göz ucuyla bakmak, bu bizi içine kapan hücrede bir tünel aramak, yolun sonundaki aydınlığa uzanmak, yetişemesen de kazanmak… Bir baharın habercisi olma umuduyla çiziyoruz yolumuzu. O mayısı hiç yaşama ihtimalimiz kalmasa mesela, o kışı çıkarana dek çoktan göğe karışmış olsak yine de bir umut bıraksak arkada, diye düşünerek çiziyoruz. Yazıyoruz, var oluyoruz bir yerlerde. Varlığı yaşayabilme ümidiyle. Yüzlerce karahindiba var geleceğin bahçesinde ve binlerce dilek kuruttuk genç ömürlere adak olsun.
Değil miyiz aynı evde yaşayan on binlerce yabancı? Hayali sınırlarımızın adı değil mi duvarlar, kim bilir o sınırlar içine gömülmüş kaç farklı hayat var? Kaç ayrı sokak var evlerimizde, o evlerin kapıları da kilitlenir mi vakitli vakitsiz? Kaç kişiye aittir bir anahtar? Tozlu bir çift terlik, basıp geçiyor ayaklarım üzerinden. Camdan dışarı bakmıyor, camı hiç […]
Devamını Oku
Boş bir kâğıt, yazılmayı bekleyen binlerce gelecek. Henüz yazılmamış, mürekkebin damlası dahi akıtılmamış. Kalemlerin kapakları sımsıkı, bugüne dek açılmamış. Sıkışmışız bir odanın içine, üstümüze kilitlenmiş tüm kapılar ve ayaklarımız altında aşınmayı bekleyen metrelerce yol var. Ne vakit koyuluruz o yollara, ne zaman açılır önümüz? Bunlar geleceğin sisinde uzaklaşarak kaybolan cevapların soruları. Net bir şekilde duymak […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku