“Yoksulluk yoksulun suçudur. Eğitimdeki başarısızlığın nedeni öğrencilerin tembelliğidir. İşsizlik, emekçilerin iş beğenmemesinden, çalışmadan rahat yaşamak istemesinden kaynaklanıyor.” Sistemin medyası, akademisi, entelektüeli, pop sanatçısı, bütün çarkları hep birlikte dev bir yalan üretme mekanizmasını işletirler. Asıl işleri, en temel yalanları kaba saba bir görünümden kurtarıp süslemek, daha ikna edici, bilimsel, bazen de mizahi hale getirmektir. Çoğu durumda […]
“Yoksulluk yoksulun suçudur. Eğitimdeki başarısızlığın nedeni öğrencilerin tembelliğidir. İşsizlik, emekçilerin iş beğenmemesinden, çalışmadan rahat yaşamak istemesinden kaynaklanıyor.”
Sistemin medyası, akademisi, entelektüeli, pop sanatçısı, bütün çarkları hep birlikte dev bir yalan üretme mekanizmasını işletirler. Asıl işleri, en temel yalanları kaba saba bir görünümden kurtarıp süslemek, daha ikna edici, bilimsel, bazen de mizahi hale getirmektir. Çoğu durumda bu tutumları bilinçli bir tercihe dayanmaz. Başarıyı yücelten ortamlarda daha fazla alkış, daha fazla kazanç peşinde koşmak telaşıyla böyle şeyleri pek düşünemezler.
Hedeflerine ulaşmak için nasıl gerekiyorsa öyle tercihlerle ve öyle sözlerle yaşar ihtiraslı insanlar. Böylece, sahip olmak istedikleri unvanlar, şöhretler, maddi varlıklar, onlara sahip olur. Marx’ın çeşitli vesilelerle anlattığı gibi; insanın feda edemeyeceği biçimde sahip oldukları çoğaldıkça kendisi azalır.
Bu dev yalan üretme mekanizmasının içinde yer aldıkça insani gelişme de gerçekleşemez. Örneğin, toplumun bilinçlenmesinden sorumlu bir konumda bulunanlar, hiç suçluluk duymadan, insanları cahillikle itham ederler. Hatta bu durumun kendisi gibi “bilge”leri olumsuz etkilediğini anlatan kitaplar yazarak daha da fazla alkış ve para kazanırlar.
Entelektüel çevrelerdeki böyle yüzeysel ve ukala tutumlar, kuşkusuz, toplumda zaten yaygın olan mağduru suçlama eğilimini daha da pekiştirir. Örneğin, taciz edilen bir kadın haberiyle karşılaşınca, milyonlarca kişinin dilinin ucuna “Orada öyle giyinmeseydi.” gibi laflar gelir. Ezileni ezmek, başarısızı suçlamak, haksızlığa uğrayanı eleştirmek türündeki tavırlar gittikçe kökleşiyor. Madenlerdeki iş cinayetlerinde canını kaybeden emekçilerin bile arkasından “Ama onlar da bu yöneticileri desteklemişti.” diyebilen okuryazarlar yaşıyor aramızda. Doğru sandıkları yönde oy kullanmayı, daha doğrusu, oy kullanmanın toplumsal sorumluluk için yeterli olduğunu düşünüyorlar! Tıpkı kitap okumayı da kişisel üstünlük yolu olarak görenler gibi. Doğru kitapları okumak, kitapları doğru okumak gibi bir derdi olmadan…
Üniversite sınavını kazanamayan bir öğrencinin kişisel tutumunu eleştirenler, bir yandan da eğitim sistemini keskin sözlerle eleştirirler. O öğrenci, bu eleştirilere uygun biçimde davranmış olsaydı kuşkusuz kişisel bir başarıya ulaşabilirdi. Ancak aynı sınava giren öğrencilerden kaçının başarısız olacağıyla ilgili rakamlar kesinlikle değişmezdi. Eğitim sisteminin başarısızlığı da değişmezdi. Aynı şekilde, akıl verilen bir yoksul veya sorun yaşayan herhangi bir mağdur, kendisini eleştirenlerin yönlendirmesine uygun tutumla yaşasaydı, belki kişisel olarak kendini kurtarabilirdi. Onun yerine başkası yaşardı o sorunları. Kaç kişinin yoksul kalacağı, kaç kişinin başarısız olacağı, sistemin niteliğiyle ilgilidir. Toplumsal ölçekte yoksulluğa ve haksızlığa öyle yaklaşılamaz.
Kişilikleri de tahrip eden bu yalan üretme mekanizması, en çok, magazinselliğin yaygınlaşması sayesinde etkisini güçlendiriyor. Magazin seven okurlardan veya magazin alanındaki emekçilerden kaynaklanan bir sorun değil bu; asıl bela, haberciliğin ve sanatın magazinselleşmesi.
Örneğin, gazeteciliğin simge isimlerinden Uğur Mumcu üzerine düşünürken bu açıdan bakmak konuyu biraz daha netleştirebilir. En sık dile getirilen “araştırmacılık” değildir Mumcu’nun ayırt edici özelliği. Belgelerle kanıtlamak, ilgili tarafların bilgisine başvurmak, gerçekleri çarpıtmadan yansıtmak… Bunlar zaten gazeteciliğin şartları.
Uğur Mumcu, “normal” bir gazeteci olarak ortaya çıkardığı durumları, hiç kişiselleştirmeden incelemiştir. Hijyen kurallarına aldırmayan bir ekmek fırını çalışanı, rüşvet alan bir kamu görevlisi, yasalara aykırı biçimde güç kullanan bir polis… Bunlara sadece o kişilerin varlığından kaynaklanan kişisel suçlar gibi yaklaşmaz Mumcu. Onları yaratan koşulları da ele alır.
Bir inşaatçının yaptığı bina depremde yıkılınca, sadece o müteahhidin ahlaksızlığı veya aşırı hırsı olamaz, asıl mesele. İşlerine devam etmek için her sektördeki insanlar neden yalana ve hileye yönelmek zorundadır? Kâr amaçlı üretim sistemini sorgulamadan kişileri suçlamak, konuyu çarpıtmak değil midir? Her türlü eleştiriye ve itiraza düşmanca yaklaşan sistemin asla kamusal denetim işlevini yerine getirememesini kim teşhir edecek? Mumcu’nun gazetecilik anlayışına göre, sadece üç beş kişi değil, bu koca sömürü sistemi, yalan ve suç üretme mekanizması sorgulanmalıdır.
Magazinselliği aşan edebiyatçılar da aynı anlayışla üretirler yapıtlarını. Belirli bir yerde ve belirli bir zamanda, kurgu veya gerçek kişilerin yaşadıklarını anlatırlar. Ama yaşananları, sadece o kişilerle ilgili bir konu olmayı aşacak perspektifle ele alırlar. Bu sayede, başka coğrafyalarda ve sonraki yüzyıllarda da geçerli kalacak, akıp giden hayatın hikâyesini yaratırlar.
Haber almak bir insan hakkıdır. Ne yaşadığının farkına varmak, bir düşünsel düzeydir. Gerçeğin peşindedir bizim habercilerimiz ve yazarlarımız, her türden yalana karşı mücadele ederler.
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]
Devamını Oku