Zafer Köse
Tüm Yazıları
Dostluğumuzun Başkenti
Ana Sayfa Tüm Yazılar Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten.

Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, gösterişli sofralarda değil, çayhane masalarında, öğrenci evlerinde, kitapların arasında kurulmuştur. Bu şehir, dostluğa ferahlık ve derinlik katar. Belki denizsizliğinden, belki de rüzgârının sertliğinden, insan burada birbirine daha çok yaslanır. Yoksa “orada” mı demeliyim?

Yok, hiç de az sayıda değildir Ankara’da yaşamış dostlarım, yakınlarım. Nazım’ın sözünü ettiği, yüzünü bir kere bile görmediğimiz, dünyanın dört bir yanında yaşayan dostlarımızın bir kısmı, hem de galiba önemli bir kısmı yaşar orada. O yüzden belki de Ankara’yı en iyi dostluklarıyla anlatanlar, bizim edebiyatçılarımızdır.

Örneğin, Melih Cevdet. “İnsan bir yola çıkar, dostlarını da o yolda bulur.” demişti ustamız. Onun Ankara yıllarında bu sözü doğrulayan nice karşılaşma yaşanmıştır. Gar binasının önünden geçen herkesin içinden bir yolculuk geçermiş demek ki. Aynı zamanda bir dostluğu da başlatırdı o yolculuklar. Melih Cevdet’in, Cebeci’de oturduğu yıllarda Sabahattin Eyüboğlu’yla, Orhan Veli’yle, Oktay Rifat’la yürüttüğü tartışmaların bir kısmı belki edebiyat tarihine geçti, ama asıl önemli olan o dostlukların sadeliği ve samimiyetiydi. Her biri kendine özgü ve aynı zamanda birbirine bağlı, aynı masada birbirini dinleyebilen insanlardı. Belki de dostluk, tam da bu karşıtlıkların yan yana durabilmesiydi.

Sevgi Soysal’ın Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nde dolaşan insan manzaraları da Ankara’nın dostluklarının sessiz tanıkları gibidir. Onun yazdıklarında dostluk, romantik bir ideal değil, hayatın yükünü birlikte taşımak anlamına gelir. Zorlukları yük olmaktan çıkaran dayanışmalardır Soysal’ın satır aralarında anlatılanlar. Cezaevi günlerinde, bir yazarın başka bir yazara gönderdiği mektubun değeri, Ankara’nın kışında sobaya atılan son odun kadar kıymetlidir. Sevgi Soysal’ın çevresinde, 1970’lerin politik ve kültürel çalkantıları içinde birbirine tutunan kadınlar ve yazarlar vardı; onların dostluğu, hayata direnmenin adıydı. İçten ve toplumsal.

Ve elbette Mahir’ler, gençler… Onların adını anmak, Ankara’nın başka bir yüzünü, dünyanın bir başka yüzünü, dostlukların içtenliğini hatırlatır. Bilgeliği düşündürür. Ve gençliği, barikatlardaki düşünürü, hayatın diyalektiğini. Gerçek dostluk, Denizlerin özgürlüğü uğruna bir şeyler yapmaktır. Karşılık beklemeden. Can pahasına.

1960’ların sonunda Siyasal’ın, Dil ve Tarih-Coğrafya’nın, sonra ODTÜ’nün kantinlerinde kurulan dostluklar, güzelliğin, yiğitliğin, anlamlı yaşamanın, özgürlüğün ve bağlılığın, on yıllar sonrasına capcanlı ulaşan devrimci gençliğin kaynağıydı.

Bu örnekler birbirinden uzak gibi görünse de, hepsi Ankara’nın aynı damarından beslenir. Yoksa “Ankara’nın aynı damarını besler.” mi demeliyim? Hayatın aynı damarını.

Bu şehir, insan ilişkilerinde bir tür sadelik ve derinlik arar. Dostluklar burada uzun suskunlukları kaldırabilir. Kahvelerinde yüksek sesle konuşanlar kadar, aynı masada sessizce oturanlar da birbirini anlar. Dostluk, bu sessizliğin içinde kök salar.

Rüzgârlıdır, serttir Ankara’nın dostlukları, yine de güven verir. Şehrin havası gibi, sabah soğuktur ama akşama doğru bir sıcaklık bırakır insanın içinde. Yoksa uzaktan bakınca mı öyle görüyorum?

Yok, bu pencereden bakınca, hiç de uzak değildir Ankara. Murat Yetkin’in dizeleridir orası:

Son kuşlar da geçiyor
Biten bir sevda gibi
Uyanıyor Ankara
Günün ilk saatleri

Eftal Küçük’ün bestesi bir çağdaş türküdür bizim Ankara’mız,  Tolga Çandar’ın sesiyle bize ulaşır:

Düşe kalka bu yolda
Sevdası, kavgasıyla
Birer özlemdir bunlar
Yalanı dolanıyla

Tüm bu hikâyelerin arasında bir yerde, benim de Ankara’yla kesişen anılarım var. İlk kitabım için sözleşme imzalamaya gittiğim şehirdir. İlk büyük eyleme katıldığım gençliğimdir. Konuşma yaptığımız etkinliklerdeki sözlerimizdir. Sonra… Ah! En güzellerimizi, en yiğitlerimizi kaybettiğimiz bir 10 Ekim Tren Garı’dır Ankara. Canlarımızın anısı için mecburen daha güzel, daha yiğit yaşayacağımız bir görevdir.

Eski mektupların anısıdır. Dostluğun pınarıdır. Bugün hâlâ bazı kitapçıların vitrinlerinde ve kafelerin duvarlarında o eski dostlukların gölgesi durur. Dünyanın değişmesidir. Değişmeyen değerlerimizdir. Livaneli’nin ezgisinde dostlarla bir araya geldiğimiz, henüz yaşamadığımız Nazım’ın o en güzel günlerinin başkentidir orası. Yoksa “burası” mı demeliyim?

Yazarın Diğer Yazıları
Evvelimiz Ahirimiz Direniş

Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor.  Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]

Devamını Oku
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Çocuk Olmak

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]

Devamını Oku
Ankaram = Anadolum…

Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]

Devamını Oku