Uzun Mehmet, 1829 yılının bir sonbahar günü Karadeniz Ereğli kıyılarında keşif gezintisi yaparken, ayaklarının altında parlak siyah bir taş fark etti. Kıvılcım saçan bu taş, o dönemde pek çok insan için bir sırdı. Ancak Mehmet’in içgüdüsü, bu taşın sıradan bir taş olmadığını, daha derinlerde yatan bir değer taşıdığını söylüyordu. Uzun Mehmet’in taş kömürü keşfi, Osmanlı’nın […]
Uzun Mehmet, 1829 yılının bir sonbahar günü Karadeniz Ereğli kıyılarında keşif gezintisi yaparken, ayaklarının altında parlak siyah bir taş fark etti. Kıvılcım saçan bu taş, o dönemde pek çok insan için bir sırdı. Ancak Mehmet’in içgüdüsü, bu taşın sıradan bir taş olmadığını, daha derinlerde yatan bir değer taşıdığını söylüyordu. Uzun Mehmet’in taş kömürü keşfi, Osmanlı’nın ekonomik çarklarında önemli bir dönüm noktasının habercisiydi. Önce Kırım Savaşı’nın sonucunda İngilizler madenlerin işletmesini devraldı. 1864 yılına gelindiğinde, dönemin Kaptan-ı Derya’sı madenciliğin gelişimini üstlendi ve bir “maden nazırlığı” kuruldu. Bu dönemde, kömür madenciliğinde önemli atılımlar gerçekleşti; tren ve dekovil hatları döşendi, havzanın sınırları belirlendi. Briket, ateş tuğlası ve çimento gibi kömür tüketen fabrikalar kuruldu. Bu yatırımlar sayesinde 1907 yılına gelindiğinde kömür üretimi yıllık 735.000 tona ulaşmıştı.Ancak, 1. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle madencilik faaliyetleri büyük darbe aldı. Savaşın sonlarına gelindiğinde ise, Karadeniz Ereğli’nin kömür yatakları bu kez Fransızların işgaline uğradı. Fransız yönetimi altında kömür üretimi yeniden canlanarak 1920 yılında yıllık 570.000 tona kadar çıktı.
Uzun Mehmet’in yıllar önce attığı küçük bir adım, artık büyük bir endüstriye dönüşmüş, Osmanlı topraklarında kömür madenciliğinin yükselişine tanıklık etmişti. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde sanayi çarklarını döndüren de aslen aynı siyah taş.
Kömür, toplumsal hayatımızda derin bir yere sahip. İlk bakışta sıradan görünen bu siyah taşlar, insanlık tarihinin önemli bir parçası. Toprağın 3 ila 3,5 metre altından çıkarılan bu kömürler, insanların evlerini ısıtan, sanayiyi hareket ettiren, fabrikaları çalıştıran bir enerji kaynağı haline dönüşüyor. Ancak o sıcaklık, ışık ve enerjiye ulaşmak için yeraltında inanılmaz bir mücadele veriliyor.
Kömürün yüzeye çıkarılması, sadece bir madencilik işlemi değil, aynı zamanda bir insan mücadelesi. Yerin derinliklerinde çalışan işçiler, neredeyse ömürlerini bu madenlere adamış durumda. Malum kömür çıkarmak zahmetli, tehlikeli ve dayanıklılık gerektiren bir iş. Toz, karanlık, nem, dar alanlar… Eğer madenciler şanslılarsa, o madenin içinde ölmeyerek bir başka gün ışığını görebilirler. Ancak o işin getirdiği tehlikeler sadece maden patlamaları, göçükler ya da gaz sızıntılarından ibaret değil. Madencilerin karşı karşıya kaldıkları fiziksel zorlukların yanı sıra, uzun vadeli sağlık riskleri de var. “Madenci kanseri” olarak bilinen akciğer hastalıkları, sürekli kömür tozuna maruz kalmaktan kaynaklanıyor. Ve bir de “beyaz parmak hastalığı” var. Bu, sürekli ağır makinelerle çalışan madencilerde görülen bir dolaşım sorunu. Elleri titriyor, parmak uçları beyaza dönüyor, bazen his kaybı yaşanıyor. Bu durum, zamanla ciddi rahatsızlıklara yol açabiliyor ve madencinin hayatını zorlaştırıyor.
Yerin altında, karanlık ve soğuk bir dünyada çalışan bu insanlar, bize sıcaklık sağlamak, hayatımızı aydınlatmak ve sanayiyi harekete geçirmek için hayatlarını halen ortaya koyuyor. Kömür, onların emeği ve fedakârlıkları sayesinde yerin altından çıkıyordu. 1980’lerde kömür, sıradan bir taş olmaktan çıkıp, bir hak ve sınıf mücadelesinin sembolü haline gelmişti.
O dönemin, yani 1980’lerin Ankara’sı, kömür dumanıyla dolu kışlarıyla ünlüydü. Apartmana bir koca kamyon kömür gelir, apartmanın yanında sadece kömür geldiğinde açılan kocaman bir kapaktan aşağı yuvarlanırlardı, kaloriferlerde bizleri ısıtmak için hazırlardı, mutluyduk. Belki su çok soğumadan haftalık banyomuzu da sıcak suyla yapabilirdik, kim bilebilirdi ki?
Bu kışlardan birinde, uzun süre konuşulacak bir olay yaşandı: Dokuz günlük kömür tatili.
Bu tatil, sıradan bir tatilden çok uzaktı. Okullar, hava kirliliği nedeniyle kapatılmış ve sokaklar boşalmıştı. Şehrin üzerine çöken kömür dumanı öylesine yoğundu ki, Ankara manzarasına hâkim evimizin önündeki manzaranın önüne koyu bir sis inmişti. Camlardan dışarı bakıldığında, sokak koyu sisle kaplı gibiydi, ama bu bildiğimiz sis değildi. Kömürden oluşan yoğun is tabakası, şehrin üzerini bir yorgan gibi sarmıştı.
Dokuz gün boyunca evlerin içinde geçirdiğimiz saatlerde dışarıda, kara bulutların arkasında mavi bir gökyüzünün olduğunu hatırlamaya çalışıyorduk. TRT’de belirli saatlerde çizgi film olduğundan neredeyse sabahtan akşama kitap okuyorduk. İhtiyaçlar için evin büyüklerinden biri dışarı çıkıyordu, burnunu ve ağzını atkıya sararak. Pencereleri kapatmamıza rağmen içeriye kömür kokusu sızıyordu.
O dönemden en net hatırladığım anı, neredeyse asit yağmuru gibi dışarıda yağan yağmurdu. Bu, sıradan bir yağmur değildi. Köpüklü bir sıvı camlara tüm gücüyle vuruyordu; kömürden çıkan is, bulutlara karışmış, yağmur damlalarıyla birlikte yere düşüyordu. Annem, camlardan uzak durun diyor, içeri sızma ihtimaline karşı havluları yan yana diziyordu. Ve de kömür yakma yasağı gelmişti, herkes elektrikli kalorifer peşindeydi. Oturma odası elektrikli kaloriferden sıcaktı ama odamda beş kat kazakla uyumaya çalıştığımı hatırlıyorum. Ankara o zaman soğuğuyla ünlüydü.
Dokuz günlük kömür tatili, o dönemi yaşayanların hafızasında kazılı kaldı. Bizler için başlangıçta heyecan verici görünen bu tatil, gün geçtikçe evlere kapanmanın, oyun alanlarının kaybolmasının, soluk alamamanın ağırlığını taşıyan bir deneyime dönüştü. Ve biz Ankaralılar, doğalgazın geleceği ve havanın temizlenmeye başlayacağı günleri özlemle beklemeye başladık.
Ve sonra nihayet doğalgaz geldi… Ankara’nın üzerinde yıllarca çöreklenen o kara bulutlar, doğalgazın mahalle mahalle yayılmasıyla yavaş yavaş dağılmaya başladı, hava temizlenmişti. Bir süre sonra, mahallelerde “doğalgaza bağlanan evlerin” sayısı hızla artmaya başladı. Her bir ev doğalgaz kullanmaya başladıkça şehirdeki hava kirliliği gözle görülür bir şekilde azaldı; sabahları kömür dumanıyla kararan gökyüzü artık biraz daha parlak, nefes almak biraz daha kolaydı.
Ancak bu değişimle birlikte, insanların düşüncelerinde yeni sorular da belirmeye başladı. Doğalgazın Türkiye için bir bağımlılık yaratacağı söylentisi yayılıyordu. Dışa bağımlı hale gelmenin tehlikelerinden bahsedenler vardı; doğalgazın ne kadar güvenli olduğu konusunda net bir bilgi yoktu ve insanlar evlerini bu yeni enerji kaynağına bağlarken tereddüt ediyorlardı. “Doğalgaz hattını ocağa bağlamalı mı, bağlamamalı mı?” diye soranlar çoğalmıştı.
Ama o an için Ankara, yıllardır süren o kirli hava kabusundan kurtulmaya başlamıştı ve bu, Ankaralılar için temiz bir nefes almaktan daha değerli bir şey değildi.
Bugün Türkiye’nin birçok köşesinde hâlâ kömür kullanılıyor; kömürün getirdiği o yoğun duman, is kokusu ve sağlık sorunları kırsal bölgelerde ve bazı şehirlerin yoksul mahallelerinde günlük hayatın bir parçası olmaya devam ediyor. Her ne kadar büyük şehirlerin çoğu doğalgaza geçmiş olsa da kömür, özellikle dar gelirli aileler için hâlâ ulaşılabilir ve ucuz bir ısınma kaynağı. Yeni dönem, kömür madenlerindeki zorlu çalışma koşullarını ve işçilerin karşı karşıya kaldıkları tehlikeleri değiştirmedi. Yıllar içinde, birçok kömür madeninde büyük patlamalar yaşandı; kazaların ardından bazı madenlere su bastı, işçiler göçük altında kaldı, insanlar hayatlarını kaybetti. İşçilerin can güvenliğini sağlamak için yapılan çağrılar çoğu zaman yanıtsız kaldı, patronlar her zaman güçlüydü ve bazı işletmeler kârlarını ön planda tuttuğundan madenlerdeki riskler devam etti.
Bu süreçte, işçilerin ve ailelerinin haklarını savunmak için mücadele eden yiğit avukatlar da vardı. Ancak bu avukatlar, adaletin peşinden gitmekle kalmadılar; işçi haklarını savundukları ve güçlü çıkar gruplarına karşı durdukları için çeşitli sebeplerle bambaşka davalardan yargılanarak hapse atıldılar. Halkın yanında durmaya cesaret eden bu avukatlar, toplum için birer örnek olsalar da, yıllarca adaletsizliğin bedelini kendileri ödedi, ödemeye de devam ediyor.
Kentin yoksul mahallelerinde ise kömür farklı bir anlam kazandı. Büyükşehirlerdeki kömür yardımları, ihtiyaç sahiplerine destek olmak için değil, siyasi çıkarlar uğruna kullanıldı. Seçim dönemlerinde yapılan bu yardımlar, yoksul mahallelerde oy devşirme aracı haline geldi. Kömür, bir ısınma kaynağı olmaktan çıkıp, siyasi hesapların içine çekilen bir unsur haline geldi.
Bugün kömür yerini çoğunlukla doğalgaza bırakmışken, bambaşka sorunlar baş gösteriyor. Uluslararası siyasette doğalgaz faturalarının silinmesi gibi politikalar, yine halkın ekonomik sıkıntılarını hafifletme çabası olarak sunuluyor. Ama Ankaralıların çok iyi bildiği gibi, geçmişten miras kalan o “dışa bağımlılık” endişesi, halen şehrin havasında dolaşan, tüm Ankara’yı sıkıştıran bir siyasi unsur olarak orada duruyor. Artık Ankara’ya kömür bulutları ve o siyah yağmurlar yağmasa da, madencilerin yaşam koşulları, enerji bağımlılığı ve siyasi baskı unsurları, insanların omuzlarında bir yük olarak taşınmaya adevam ediyor..
Önce bir yaprak kıvrılarak düştü, sarılaşmıştı… Kuruyup ayağının altında hışırdamasına az zaman kalmıştı. Düşüncelerinden sıyrıldı. Yaz bitmişti, sarı yaprak gelecek kışın habercisiydi. Ah sonra, kaldırımlarda biriken, rüzgârla savrulan, yağmurla yere yapışan yapraklar olacak, toprağı örtecekti kışın, şanslıysak karı da görecekti… Günler kısalmaya, sabahın ışığı gecikmeye, akşam erkenden gelmeye başlamıştı. Gündemin kurşun ağırlığına havanın kararması da […]
Devamını Oku
Geçtiğimiz ay kaybettiğimiz şair Ahmet Telli’den sonra, şiirlerini yeniden okudum. “Gidersen Yıkılır Bu Kent” şiiri, ilk bakışta bir ayrılık şiiri gibi. Bu şiirin asıl gücü, ayrılığı yalnızca iki insan arasındaki bir mesele olarak bırakmamasında yatıyor. Kent, kuşlar, fesleğenler, otobüs durakları, caddeler, yağmur ve ışıklar bir ayrılığın içinde. Bir insanın varlığı yaşadığı şehrin coğrafyasına dağılır; gidişi […]
Devamını Oku
Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]
Devamını Oku
UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]
Devamını Oku