Direksiyonun başındayım. Gözümün önünde kıvrılarak uzayan bir yol var. Daha önce geçmediğim virajları var ve bu beni hafif bir telaşa sürüklüyor. Nereye varacağımı bilmek istemiyorum artık; bilince rota bozuluyor. Ellerim alışkanlıkla direksiyonu tutuyor, bedenim yolu sürüyor, zihnim başka bir yerde dolaşıyor. Arkada yol şarkıları dönüyor. Ezbere bildiklerimden sıkılıyorum. Kimi fazla gürültülü, kimi gereksiz yere hüzünlü. […]
Direksiyonun başındayım. Gözümün önünde kıvrılarak uzayan bir yol var. Daha önce geçmediğim virajları var ve bu beni hafif bir telaşa sürüklüyor. Nereye varacağımı bilmek istemiyorum artık; bilince rota bozuluyor. Ellerim alışkanlıkla direksiyonu tutuyor, bedenim yolu sürüyor, zihnim başka bir yerde dolaşıyor.
Arkada yol şarkıları dönüyor. Ezbere bildiklerimden sıkılıyorum. Kimi fazla gürültülü, kimi gereksiz yere hüzünlü. Hepsi geçmişten bir duygu taşıyor; sözlerden yarım anılar zihnime doluşuyor. Müziği kapatıyorum. Yolun sessizliği iyi geliyor. Düşüncelerim kopukluktan çıkıp akışa karışıyor.
Aklıma bir mektup düşüyor. Yol bitince, ahşap kokan o küçük eve vardığımda kelimelere dökeceğim bir mektup.
Yol bitiyor. Odaya varıyorum.
Sevgilim,
Asfaltın akarak giden virajlı gidiş ve dönüş yollarını hep sevmişimdir. Bunu bilirsin. O yollar insana düşünmek için alan açar. Ankara’dan çıkarken başlar bu düşünce halim. Şehir arkada kalmaz; içime taşınır. Betonun içine sıkışmış olaylar, haklı çıkma yarışları, deli gibi esen rüzgâr ve insanın insana yaptığı kötülükler zihnime yerleşir.
Yol uzadıkça içimde dünler birikir. Bazı şeyler büyür, bazıları bütün açıklığıyla görünür olur. “İnsan işte” derim. Birini öldürüp çuvala koyanlar varken bile, ruhumdaki kırıklıkla iyi kalmaya çalışırım.
Bazen üzülürüm. “Üzme kendini” derler ama öyle işlemez. Nedenler bir bakışa, bir susuşa, yıllar sonra anlam kazanan bir ana yayılır. Ayrılık bazen bir insandan değil, bir olmayıştan olur. O hal geçer ama izi ömre sirayet eder. Bazen tüm hayatın akışını belirleyen şey, insanın içine fark etmeden yerleşen bir kırılmalar zinciridir.
Eskiden üzüntümün içinde öfke vardı. Bazı ayrılıklar anlatılamadığı için ağırdır. Neden terk ettiğini bilmemek, neden kalmadığını anlayamamak insanı içten içe kemirir. Öfke bağırmaz; gürültülü bir mağduriyet hikâyesine bürünür. Ankara’da duygular böyle yaşanır. Bastırılmaz ama sergilenmez. İçeride bir yerde, askıda durur.
Bazen sakin sakin üzülüyorum. İnsan alıştığını sanıyor ama bu alışmak değil; duygunun yer değiştirmesi. Eskiden can yakan şey şimdi içimde sessiz bir köşe tutuyor. Dokunmuyorum ama orada olduğunu biliyorum. Ayrılık bağırmayı bırakıyor, fısıltıya dönüşüyor.
Kötü anılar bazen en mutlu hissettiğim anda bile beliriyor. Bir gülüşün ortasında, bir şarkının içinde, kalabalık bir masada. Çünkü ayrılık hatırlanmaz; kendini hatırlatır. Sessizce.
Sessiz odada, zihnimde odun çıtırtılarına karışan eski bir şarkı dönüyor. İlk ne zaman dinlediğimi hatırlıyorum. Sabahın en kötü trafiğinde, direksiyon başında. Boğazımda bir düğüm, gözlerimde yanma. Kendimi uzaktan izler gibi araba kullanıyorum. Kaza yapmamaya çalışırken içimde adını koyamadığım bir şey oluyor.
Sonra bir fotoğraf geliyor aklıma. Gözün takılmadan geçemeyeceği bir kare. Üzerine sinmiş bir hüzün var. Oysa ben seni böyle tanımıyordum. Daha çok gülerdin. O çok katmanlı kahkahan, o karede yok.
Fotoğrafta başka bir şey var. Saklanmamış, filtrelenmemiş bir hüzün. Sanki ruhun o an hazırlıksız yakalanmış.
Sorulsa alaycı bir gülümsemeyle geçiştirirdin, biliyorum. Ama o an… yakalanmıştın. Kendi içinden geçtiğin bir ana takılmıştın. İnsanın yaşarken anlayamadığı şeyler var. Sonradan yerine oturan anılar gibi.
O akşam, o bakışın nedenini hissetmeye başlıyorum. Aşkı bekleyen, çok seven ama beklemekten başka çaresi kalmamış bir ruh hali gibi. Dünyadan biraz çekilmiş, kendini biraz saklamış ama hâlâ umutla duran bir hal.
Sonradan o anın hikâyesini öğreniyorum. Bir aşkı bulduğunu, sonra kaybettiğini. İçinde yakıp söndürdüğün yangınları. Yıllar sonra, parça parça toparlıyorum o hüznün kırıntılarını. Seni tanıdığımı sanırken, aslında senden kalan katmanlı bir iz tanıdığımı fark ediyorum.
Tüm hayatını belirleyen şeyin, ruhunun içine gömdüğün o derin aşk olduğunu anlıyorum. Kimseyle paylaşmadığın, kendi içinde taşıdığın sevgiyi.
Bu mektubu yazarken duruyorum. Odadan çıkıyorum. Garson “Orta kahve sizin miydi?” diye soruyor. Gülümsüyorum. “Evet” diyorum. Metinden kopuyorum. Kahveden bir yudum alıyorum.
Mektup da böyle. Tam içine dalmışken dağılıyor.
Belki de hikâye bu.
Anlatılamayan.
Askıda kalan.
Yol hâlâ uzuyor.
Ankara hâlâ içimde.
Duygu hâlâ telin üstünde.
Kulübede kaldığım gecenin ardından, kelimeler mektuba saklı, direksiyonun başına geçip şehre geri dönüyorum, virajı dönüyorum, bir süre sonra eve dönüyorum.
Direksiyonun başındayım. Gözümün önünde kıvrılarak uzayan bir yol var. Daha önce geçmediğim virajları var ve bu beni hafif bir telaşa sürüklüyor. Nereye varacağımı bilmek istemiyorum artık; bilince rota bozuluyor. Ellerim alışkanlıkla direksiyonu tutuyor, bedenim yolu sürüyor, zihnim başka bir yerde dolaşıyor. Arkada yol şarkıları dönüyor. Ezbere bildiklerimden sıkılıyorum. Kimi fazla gürültülü, kimi gereksiz yere hüzünlü. […]
Devamını Oku
Aslında her şey büyük bir acının taşıdığı ağırlıkla başladı. 27 Ocak 1993’teki Uğur Mumcu’nun cenazesinde, milyonlarca insan Ankara’nın sokaklarında sloganlar atarak, ağlayarak, öfkelerini ve yaslarını birlikte taşıyarak yürüyordu. İnanılmaz bir yağmurlu bir havada kentin üzerinde aynı anda hem keskin bir isyan hem de dayanışmanın yükseldiği bir hava vardı. O gün atılan her adım, belki de […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]
Devamını Oku