Özge Mumcu Aybars
Tüm Yazıları
Bir Ankara Dayanışması: Adalet ve Demokrasi Haftası
Ana Sayfa Tüm Yazılar Bir Ankara Dayanışması: Adalet ve Demokrasi Haftası

Aslında her şey büyük bir acının taşıdığı ağırlıkla başladı. 27 Ocak 1993’teki Uğur Mumcu’nun cenazesinde, milyonlarca insan Ankara’nın sokaklarında sloganlar atarak, ağlayarak, öfkelerini ve yaslarını birlikte taşıyarak yürüyordu. İnanılmaz bir yağmurlu bir havada kentin üzerinde aynı anda hem keskin bir isyan hem de dayanışmanın yükseldiği bir hava vardı. O gün atılan her adım, belki de […]

Aslında her şey büyük bir acının taşıdığı ağırlıkla başladı. 27 Ocak 1993’teki Uğur Mumcu’nun cenazesinde, milyonlarca insan Ankara’nın sokaklarında sloganlar atarak, ağlayarak, öfkelerini ve yaslarını birlikte taşıyarak yürüyordu. İnanılmaz bir yağmurlu bir havada kentin üzerinde aynı anda hem keskin bir isyan hem de dayanışmanın yükseldiği bir hava vardı.

O gün atılan her adım, belki de bir halkın yalnız kalmayı reddedişiydi. Babam kalabalığın içinde yalnız bir kayıp olarak durmadı; birlikte yürümenin ve birlikte direnmenin yeni bir biçimine dönüştü.

Bu yürüyüşün ardından acının içinden bir soru yükseldi:

Bu kaybın ardından nasıl bir yol izlenecek? Bu sessizlik hangi söze dönüşecek? 

Ve en önemlisi:

“Uğur Mumcu’yu nasıl anacağız?”

Yanıt hazırdı: Adalet ve demokrasi arayışıyla…

Bu soru, Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı çatısı altında yapılan ilk toplantının merkezine yerleşti. Küçük bir odada söylenen her cümle, genişlemeye başlayan bir halkanın titreşimi gibiydi. Kimse öne çıkmak istemiyor, herkes acının yükünü ortak bir sorumluluğa dönüştürmenin yolunu arıyordu.

Zaman ilerledikçe bu toplantının çevresinde bir gelenek şekillendi. Tanıdık yüzlerin yanına her yıl yeni yüzler eklendi. Farklı kuşaklar aynı çemberde buluştu; biri diğerine güç kattı, biri diğerinin bıraktığı yerden yürüdü. Yüzler değişti ama o ilk toplantıda hissedilen kararlı titreşim hiç kaybolmadı.

Her yıl 24–31 Ocak arasında yeniden kurulan bu hafta artık yalnızca bir anma değil; her yıl tazelenen bir vicdanın sessizce canlanması oldu.

Adalet ve Demokrasi Haftası yalnızca babamı anmak için değil; birlikte hareket etmenin, omuz omuza durmanın ve dayanışmanın 30 yılı aşan bir zamana yayılan güçlü bir geleneğe dönüşmesi için de varlığını sürdürüyor.

Bu hafta boyunca düzenlenen panellerde ve söyleşilerde insanlar yalnızca kayıplarını değil, birbirlerine tuttukları aynayı da görüyor. Her buluşmada adalet arayışının ne kadar kolektif bir çaba olduğu yeniden anlaşılıyor. Bir cümle başka bir cümlenin devamına dönüşüyor; bir kişinin tanıklığı başkasının hafızasını uyandırıyor. Böylece geçmiş ile bugün arasında görünmez bir köprü kuruluyor. Bu köprü hem acıyı taşımaya yardımcı oluyor hem de geleceğe dair ortak bir umut yaratıyor.

Haftanın sonunda, 31 Ocak’ta öldürülen Muammer Aksoy’u anıyoruz. Onun adı da bu ülkenin adalet mücadelesinde açılan yaralardan biri. Türkiye’de kayıpları anmak için bir hafta yeterli değil; takvimde neredeyse her gün başka bir yasın izi bulunuyor. Bu nedenle 24–31 Ocak buluşması yalnızca kayıpları anmak değil, acıların içinden yükselen dayanışmayı canlı tutmak için ortak bir duruşa dönüşüyor.

Her yıl hazırlıklar başladığında masaya yine babamın kitapları düşüyor. Onun yazdıkları haftanın yönünü belirleyen bir pusula gibi açılıyor. Bazı satırların bugünün sorularına nasıl dokunduğu yeniden görülüyor. Bir düşünce yılların içinden çıkıp bugüne ulaşmış gibi duyuluyor. Bu nedenle bu hafta yalnızca bir kaybın hatırası değil; hakikatin izini sürme iradesinin her yıl yeniden doğuşu oluyor.

Vakıf çatısı altında bir araya gelen kurumlar bu iradenin en güçlü halkaları. Her biri kendi alanında mücadele veriyor; ama haftanın ruhu bu farklı mücadeleleri tek bir çembere topluyor. Kimse “ben” deme arayışında değil; herkesin emeği diğerinin emeğine temas ediyor. Dalga böyle genişliyor.

Ankara da bu dalganın şehri oluyor. Her yıl kentin hafızasında yeni yüzler beliriyor. İlk yılların yükünü taşıyanların yanında bugün kendi mücadelelerinden güç alan gençler yer alıyor. Halkalar çoğalıyor; ama o ilk titreşim—acının içinden çıkan dayanışma—aynı kaynaktan akıyor.

Bu titreşimin kaynağı babamın bıraktığı mirasta saklı: Gerçeğin peşinden gitme kararlılığı… Baskı karşısında söz üretme cesareti… Kötülüğün örgütlenmesine karşı iyiliği örgütleme çabası…

Her yeni halka; hak örgütlerini, kadın derneklerini, gazetecileri, gençlik oluşumlarını ve meslek örgütlerini yeniden bir araya getiriyor. Ankara’nın sokakları, meydanları ve parkları 24–31 Ocak boyunca bir hafıza atlasına dönüşüyor; her adım aynı dalgayı büyütüyor.

Ve her yıl yeniden soruluyor o soru:”Uğur Mumcu’yu bu yıl nasıl anacağız?”

Cevap yine suyun yüzeyine yayılan bir halka gibi büyüyor:

“Birlikte.”

Bu “birlikte” olma hali, değişen yüzlere rağmen bağı güçlü tutuyor.

Zaman akıyor, gündem değişiyor, yeni halkalar oluşuyor; ama o ilk taşın bıraktığı etki yoluna devam ediyor.

Adalet ve Demokrasi Haftası’nı ayakta tutan şey tam olarak bu:

Acının içinden çıkan dayanışmanın sönmemesi,

yüzler yenilense de güvenin aynı kalması,

her yeni halkanın kendinden önce gelenleri onurlandırarak çemberi büyütmesi.

Tek bir taş bazen bir gölün sessizliğini değiştirir; bazen bir nehrin yönünü… Bazen de bir ülkenin vicdanını harekete geçirir.

Bizim için o taş 1994’te suya bırakıldı.

Dalga, 2026’da hâlâ büyüyor.

Ve biz, aynı merkeze tutunarak yolumuza devam ediyoruz:

Hakikate, adalete, demokrasiye ve birbirimize.

Yazarın Diğer Yazıları
Bir Ankara Dayanışması: Adalet ve Demokrasi Haftası

Aslında her şey büyük bir acının taşıdığı ağırlıkla başladı. 27 Ocak 1993’teki Uğur Mumcu’nun cenazesinde, milyonlarca insan Ankara’nın sokaklarında sloganlar atarak, ağlayarak, öfkelerini ve yaslarını birlikte taşıyarak yürüyordu. İnanılmaz bir yağmurlu bir havada kentin üzerinde aynı anda hem keskin bir isyan hem de dayanışmanın yükseldiği bir hava vardı. O gün atılan her adım, belki de […]

Devamını Oku
Ankara’da Bir Rüya

Koca bir çınar yanıyordu ve ben bir yangından kaçıyordum. Kaçışımda sızlayan topuklarımın ardında kalan yollar beni gece yarısında, bilmediğim bir sokağa taşıdı. Ankara’nın serin rüzgârı yüzüme çarpıyor, her adımda taşların iniltilerini duyuyordum. Arnavut kaldırımları sanki benden önce yürümüş bütün insanların hafızasını saklıyordu. Bir an için zamanda yolculuk yapar gibi hissettim; o an, kendimi Eski Ankara […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku