Adam boyu dalgalar. Yükselip yükselip alçalıyor. Kumu, taşı döve döve, köpüklerini akıta akıta kıyıya vuruyor. Öfkeli, delişmen. Kasım ayazının tenhalaştırdığı kıyıda, denizin yanı başında çelimsiz bir kız var. Onun için bu manzara sıcacık. Eprimiş montunun önü açık, cebindeki elleri buz gibi. Soğuktan değil. Elleri hep buz gibi. Beresinin altından sarkan saç örgüsü, dolaşık kara bir […]
Adam boyu dalgalar. Yükselip yükselip alçalıyor. Kumu, taşı döve döve, köpüklerini akıta akıta kıyıya vuruyor. Öfkeli, delişmen. Kasım ayazının tenhalaştırdığı kıyıda, denizin yanı başında çelimsiz bir kız var. Onun için bu manzara sıcacık. Eprimiş montunun önü açık, cebindeki elleri buz gibi. Soğuktan değil. Elleri hep buz gibi. Beresinin altından sarkan saç örgüsü, dolaşık kara bir çileye benziyor. Denizin rengiyle yarışan gözleri şimdi çelik grisi.
Deniz suyu, rüzgârla havalanıp damla damla kızın yüzüne çarpıyor. Ne gözleri yaşarıyor ne göğsü ıslak bir titremeyle sarsılıyor. Ya da öyle sanıyor kız. Tıpkı bu delirmiş gibi çağıldayan dalgaları müşfik bir kucak sanması gibi. Onu çekip alacak, hiç olmadı saklayıp sakınacak bir anne gibi. Hiç sahip olmadığı bir hazine gibi.
Deniz, sesini çığlığa çevirerek köpürüyor. Bir tek kız mı duyuyor bu heybetli sesi? Ve bir tek o mu duyuramamıştı sesini? O da seslenmişti. Önceleri sesi boyundan büyük çıkmıştı. “Anne!” Sonra bildiği tüm imdat kelimelerini ardı arkasına dizmiş, dönüp dolaşıp gene “anne” demişti. Annesi duymamıştı. Göbek bağını kopardıkları günden bu yana hiç duymamıştı.
“Baban yok diye dertlenme, dağ gibi dayın var başımızda.” demişti. Oysa kızın başı toprağa gömülecekti. Annesi inanmayacak “Kardeşim…” diyecekti, “Kardeşim yapmaz öyle şey, sen yılansın!” Gerçek yılanın değil evladının başını koparmayı isteyecekti. Şans mı, kader mi bilinmez yılan ecelsiz gidecek, ablası biricik kardeşinin ardından ağlayıp dövünecekti. Kız ise ne gülecek ne rahat bir nefes alacaktı.
Giden gitmiş, ardında zehri kalmıştı. Kısa bir süre sonra “Başımıza bir erkek lazım.” dedi annesi, yine. Buldu da. “Baba deyip duruyordun al sana!” Daha yaraları kapanmamış, boyu uzamamış, kısılan sesi yerine gelmemiş, yılanın geberip gittiğine yeterince sevinememiş kız çocuğu ise henüz 14’ündeydi. Bu nasıl bir lanetti ki tanıdık o kâbus başka bir aktörle yeniden başlayacaktı. Bu kez seslenmedi kız. Sesi yoktu. Annesi yoktu. Ruhu, kalbi, benliği yoktu. Sadece rüyalar vardı. Gerçek kâbusta çıkmayan sesi rüyalarında çağlayanlar gibi yükseliyordu; “Anne beni kurtar!”
Zihni, öncekileri silemeden yenilerine yer açtı. Her acı yenisiyle birleşti, birbirine dolanan dikenli çalılar gibi bata bata, kanata kanata büyüdü. Ruhunda temiz kalmış neresi varsa bir daha arınmamacasına kirlenip durdu.
Evden çıkarken arkasından seslenmişti annesi “Geç kalma! Baban pasta getirecek, doğum günü yapacak sana!” Gözlerinde minnetli bir ışıltı. Midesi ağzına gelmişti kızın. Dünyanın tüm pisliklerini bir arada görmüş gibi tiksinmişti. Babalığının karısı, yılanın ablası. Onun? Onun annesi! Doğurmuş, doyurmuş ama duymamıştı. Duymayacaktı. Elini uzatsa tutmayacak, onu bu kâbustan uyandırmayacaktı. Belki de kâbusun ta kendisi oydu. Sayesinde doğmuştu. Sayesinde yaşamıyordu. Sahi neden hâlâ hayattaydı? Bu berbat hikâyenin bitmesini daha ne kadar bekleyecekti?
Beresini çıkardı, örgüsünü çözdü. Ellerini kıvırcığı iç içe geçmiş saçlarına doladı. Topu topu 16 yıla denk gelen yaşamını düşündü. Kapkara bir duman. O kapkaralığın içinde bir ışık aradı. Yeni yaşına girerken kanca atacak bir ışık, belki birkaç güzel anı… Gözlerini kapadı, hafızasını zorladı.
Küçükken yediği çilekli dondurmayı düşündü. Pembe dağlar gibi yükselen dondurma gözünün önüne geliyor ama tadı bir türlü damağına yürümüyordu. Sonra ilkokuldaki öğretmeni aklına geldi. “Aferin” demişti bir keresinde. Sesi? Yoktu. Bakkalın önündeki köpek! Elini uzattı, sıcak başını okşamak istedi. Tüyleri dokunmadı zihnine. Döndü dolaştı annesine geldi. Babası öldüğünde ne olduğunu anlamayacak kadar ufaktı. O gece annesinin koynunda uyumuştu sıcacık. Burnuna annesinin karanfil kokusu geldi. Gözlerini açtı. Hışımla ıslak kuma bir tekme savurdu. Diğerlerini değil de neden bunu hatırlıyordu? Belleği gizli celladını neden kayırıyordu?
Güneş batmak üzereydi. Rüzgâr durulmuş, ortalığa gri bir soğuk yayılmıştı. Kız, cebinde kısa bir titreşim duydu. Buza kesmiş parmaklarıyla telefonu eline aldı. Ekranda annesinden bir kısa mesaj:
“Nerede kaldın, çabuk eve gel!” Ev cehennemdi. Ve böyle keskin bir çağrıyı zebaniler bile yapamazdı.
Denizin çığlığı fısıltılara dönmüştü. Dalgalar, az önceki coşkunluğunun aksine usul usul yükseliyordu. Kız ürkek adımlarla denize doğru bir adım daha attı. Bu kez genzine sadece karanfili değil dünyanın tüm kokularını bastıracak kadar güçlü bir iyot kokusu dolmuştu. Deniz, efsunlu bir masal gibi seslendi. “Bu koku artık senin!” Kız gözlerini kapattı. İçinde, tanımadığı müthiş bir güç dolanıyordu. Hızlıca geri döndü. Islak botları artık onu eve götürmeyecekti.
Adam boyu dalgalar. Yükselip yükselip alçalıyor. Kumu, taşı döve döve, köpüklerini akıta akıta kıyıya vuruyor. Öfkeli, delişmen. Kasım ayazının tenhalaştırdığı kıyıda, denizin yanı başında çelimsiz bir kız var. Onun için bu manzara sıcacık. Eprimiş montunun önü açık, cebindeki elleri buz gibi. Soğuktan değil. Elleri hep buz gibi. Beresinin altından sarkan saç örgüsü, dolaşık kara bir […]
Devamını Oku
YALIM: Ateşin çok büyük bir hızla yayılmasından kaynaklanan parlama, alev. Bizim köy yanıyor. Epeydir hem de. Gün geçmiyor ki bir sokak daha alevler içinde kül olmasın. Oysa biz öylece izliyoruz. Ateşin pervasız gücüne, dumanın isine alıştık. Ne güçsüz ne basiretsizmişiz. Bereketli topraklarımız, coşkun ırmaklarımız, cömert denizlerimiz vardı. Çalışmayı severdik. Birbirimizi de… Olurdu kavga, itiş kakış ama kurulan […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku