Adam, yaz boyu bıkmadan usanmadan aynı yere gitmişti. Gezi yolunun kenarında, yerden biraz yüksek bir basamak, ferforjeden yapılmış sabit bir nota sehpası ve önünde romantik harflerle yazılmış iki kelime: “Sokak Sahnesi” Burası, sokak müzisyenleri için yapılmış bir müzik durağıydı. Her gece sırtında cilası aşınmış gitarı, üzerinde oğlunun nikâhında giydiği takım elbisesiyle bu iki kelimeye bakardı […]
Adam, yaz boyu bıkmadan usanmadan aynı yere gitmişti. Gezi yolunun kenarında, yerden biraz yüksek bir basamak, ferforjeden yapılmış sabit bir nota sehpası ve önünde romantik harflerle yazılmış iki kelime: “Sokak Sahnesi” Burası, sokak müzisyenleri için yapılmış bir müzik durağıydı.
Her gece sırtında cilası aşınmış gitarı, üzerinde oğlunun nikâhında giydiği takım elbisesiyle bu iki kelimeye bakardı adam; sonra içinde kanat çırpan kuşlarla birlikte basamağa çıkardı. Ne karısının ısrarları ne arkadaşlarının şakaları ne konu komşunun alaycı bakışları, hiçbiri onu yolundan döndürmedi. Bir gün, birileri şarkısını dinleyecekti. O ezgiler kalplere dokunacak, yazdığı sözler ezberlere girecekti. İnanıyordu.
Önceleri sokak sahnesini başkalarına özellikle de ondan daha yetenekli gençlere kaptırmamak için henüz gün batmadan yola çıktı. Ama ne hikmetse burayı kullanan pek kimse yoktu. Sonraki günler, sahnede yerini almak için sıcağın çekilip insanların gece gezmesine çıktıkları zamanı bekledi. Yine de işten gelince hızlıca yemeğini yer, pür telaş evden çıkıp ağrıyan ayağına aldırmadan dört-beş kilometre pedal çevirirdi. Elektrik idaresinden emekli olduğunda tüm zamanını gençlik düşü olan müziğe ayıracağını sanmıştı. Oysa emekli olur olmaz arkadaşının şarküteri dükkânında çalışmaya başladı. Elden ne gelir, bu ocak başka türlü tütmezdi.
Akşam kasayı toplarken adamın tatlı telaşı başlardı. Dudağında mırıl mırıl bir ezgi;
“Yıldızlı gece, dalgalı deniz
Ufukta bir ışık var, kaybolmuş değiliz…”
Dükkanda çalışan çocuklar birbirlerine göz kırpar akıllarınca onu alaya alırlardı.
“Oo Zekeriya Amca, sahne hazırlıklarına başladın gene. İstersen şuradan bir yumurta getireyim, sese iyi gelir diyorlar.”
“Yalnız sana bir sahne ismi lâzım, mesela Zeki Şenses. Ya da daha modern bir isim bulmalı, ne de olsa gitar çalıyorsun.”
Zekeriya, söylenenlere aldırmaz işini çabucak bitirir eve koşardı. Bu kez de karısı başlardı. “Allahaşkına bırak inadı be adam. Her gece alev almış gibi yollara düşüyorsun. Bu yaştan sonra şarkıcı mı olacaksın?”
Kimseyi umursamadı Zekeriya. Her gece sahnesine çıktı. Büyük bir ciddiyetle gitarını akort etti. Şarkısını defalarca söyledi. Ama bir türlü sesini duyuramadı. Etrafı kafe ve çay bahçeleriyle doluydu. Ne zaman kendine doğru gelen bir grup görse hevesle şarkının nakaratını tekrarlamaya başlardı. O sırada ya sağından ya solundan bir gümbürtü kopardı. Çıstaklı şarkılar, elektro sazlı türküler… Hangi tarafın hoparlörünün sesi yüksek çıkarsa kalabalık oraya yönelirdi. Bazı geceler düğün yapılır, işin içine bir de davul zurna girince kendi sesini bile duyamazdı.
Koca yaz, yanına gelenler de oldu tabii. Tablasına 20’lik hatta 50‘lik atanlar da. Ama hiçbiri şarkısını sonuna kadar dinlemedi. Acımışlar mıydı, eğlenmişler miydi bilmiyordu. Bildiği tek şey artık ayak bileğindeki ağrının dayanılmaz hale geldiğiydi. Bütün gün iş yorgunluğunun üstüne, bisiklet sonra da saatlerce ayakta durmak ona hiç iyi gelmemişti. Üstelik artık karısı eve gidince şiş bileklerine merhem yetiştirmiyor, “Ne halin varsa gör, acımıyorum artık sana.” diyordu.
Günler günleri kovaladı. Havanın daha ekim demeden kışa kesmesine en çok karısı sevindi. Emektar gitar dolaba kalktı, takım elbise kuru temizlemeye verildi. Zekeriya, yine kimsenin fark etmediği kupkuru bir çukura girmişti. Olağan hayat kendi hızında akıyordu. Onun zamanı ise “sokak sahnesi” nde takılıp kalmıştı.
Yılın son günü, yılbaşını evlere taşıyacak kadar soğuk bir gündü. O sabah, karısı uyanmadan evden çıktı Zekeriya. Yanına gitarını ve takım elbisesini de aldı, dükkanda kimsenin göremeyeceği bir kuytuya sakladı. Akşama doğru çalışanları erkenden evlerine yolladı. Telefonu eline aldı önce arkadaşına kasayı ertesi gün teslim edeceğini, sonra karısına dükkânda çok iş olduğunu bu yüzden yemeğe yetişemeyeceğini söyledi. Karısı taştı, köpürdü. Yemeğe oğlu ve gelini gelecekti. Çok ayıp olurdu. Ne yapıp etmeli eve geç kalmamalıydı. Bugün yılbaşıydı.
Zekeriya o akşam evine değil kalbindeki kuşların havalandığı tek yere yani sokak sahnesine gitti. Hava öyle soğuktu ki sokakta kanı deli akan birkaç genç dışında kimse yoktu. Takım elbisesinin içine içlik, üstüne de paltosunu giymişti ama elleri henüz şarkısını bitirmeden donmaya başlamıştı. Teller parmak uçlarını kesiyor, nefes aldıkça boğazına keskin bir ayaz doluyordu. Buna rağmen çalıyor, söylüyordu.
Yine kimse gelmemiş, şarkısını kimse dinlememişti. Artık Zekeriya’nın kalbi de donmaya yüz tutmuştu. Gözlerini kapadı. Şarkısını bu kez sadece kendisine söylemeye karar verdi. Ellerini birleştirip nefesiyle parmaklarını ısıttı, gitarının tellerine kuvvetle vurdu. Sesi hiç olmadığı kadar güzel çıkmıştı sanki; şarkı geceye sıcacık yayılmıştı. Şarkı bittiğinde ortalığı coşkun bir alkış kapladı. Zekeriya, şaşkınlıkla gözlerini açtı. Karşısında karısı, oğlu ve gelini vardı. Şimdi bir ağızdan Zekeriya’nın şarkısını söylüyorlardı.
“Yıldızlı gece, dalgalı deniz
Ufukta bir ışık var, kaybolmuş değiliz…”
Adam, yaz boyu bıkmadan usanmadan aynı yere gitmişti. Gezi yolunun kenarında, yerden biraz yüksek bir basamak, ferforjeden yapılmış sabit bir nota sehpası ve önünde romantik harflerle yazılmış iki kelime: “Sokak Sahnesi” Burası, sokak müzisyenleri için yapılmış bir müzik durağıydı. Her gece sırtında cilası aşınmış gitarı, üzerinde oğlunun nikâhında giydiği takım elbisesiyle bu iki kelimeye bakardı […]
Devamını Oku
Adam boyu dalgalar. Yükselip yükselip alçalıyor. Kumu, taşı döve döve, köpüklerini akıta akıta kıyıya vuruyor. Öfkeli, delişmen. Kasım ayazının tenhalaştırdığı kıyıda, denizin yanı başında çelimsiz bir kız var. Onun için bu manzara sıcacık. Eprimiş montunun önü açık, cebindeki elleri buz gibi. Soğuktan değil. Elleri hep buz gibi. Beresinin altından sarkan saç örgüsü, dolaşık kara bir […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]
Devamını Oku