Küçük bir hane, küçük çatılı, küçük pencereli… Dar duvarlar, dar kapılar, dar kafalarla dolu. Kapalı gözler, kapalı zihinler ve yalnızca beşikteki bebekler uyanık çünkü biz beşiklerde uyumak için sarsılırken asıl sarsılması gerekenler horlamakta. Asıl marifet onları sarsıp uyandırmakta. 1800’lerin sonundan bir diğer yüzyıla doğru, cam gözlerim penceremizden dışarıyı izlemekte. Gördüklerimi anlamaktan ve anlatmaktan çok uzağım […]
Küçük bir hane, küçük çatılı, küçük pencereli… Dar duvarlar, dar kapılar, dar kafalarla dolu. Kapalı gözler, kapalı zihinler ve yalnızca beşikteki bebekler uyanık çünkü biz beşiklerde uyumak için sarsılırken asıl sarsılması gerekenler horlamakta. Asıl marifet onları sarsıp uyandırmakta. 1800’lerin sonundan bir diğer yüzyıla doğru, cam gözlerim penceremizden dışarıyı izlemekte. Gördüklerimi anlamaktan ve anlatmaktan çok uzağım çünkü baktığım pencerenin köşesine üç yıl evvel yapılmış kuş yuvasından da ufağım. Hatıralarıma çizilen tek resim kalabalık yaşlı adamlar ve kendinin gölgesine benzeyen kadınlar. Ben, ne o kadınlardan ne de sakallı adamlardan biri olabilirim. Ben yalnızca yuvasını dürtüp huzurunu bozduğum bir kuş olurum. Ancak böyle incir ağacının tepesine çıkabilirim çünkü bedenim hâlâ o beşiğe sığdığından hayallerim uçsuz bucaksız.
Birkaç ninniyle uyuduk büyüdük tabii, beşiği devrettik bizden sonrakilere. Bacaklarım uzadığından dizlerimi kırıp da bakıyorum aynı pencereden dışarı. Bedenim büyüdükçe varlığımı saklayacak daha büyük bir gölgeye ihtiyaç duyuyorum, olduğum yerde küçülüyorum. Bu eylem bedenimi sızlattığından sakallı bir adam olmayı diliyorum büyüyünce. Eminim bir kadın olarak o incir ağacının tepesine çıkmak kuş olmaktan da imkânsız. İmkânı yaratmanın o kadar da imkânsız olmadığını fark ettiğimde ne bir kuştum ne de sakallı bir adam. Onları da kapatırsam bütünüyle görünmez olurum diye açık gözlerim. Kırpmaktan dahi sakınırım. Elbette ki varım ama yokmuşçasına yaşamalıyım ya da varlığımın imkânsızlığına baş mı kaldırmalıyım?
Zincirlenmiş düşüncelerimin altından kalkarken sorularım, hem de bir beyden müsaade almadan, gözlerimle soruyorum etrafa niçin benim bu esarete tabi tutulan. Benim pabuçlarım da yere basar, nedir onu alıkoyan mektebin kapısından içeri basmaktan? Benim gözlerim de bu dünyaya bakar, nedir onu alıkoyan mürekkepli satırları okumaktan? Ah benim tahta beşiğim… Daha büyüktün bu dünyadan. İnsanlığı tamamlamak değil miydi büyümek, çocukluğum daha büyüktü kadın olmaktan. Fakat ben kafaya koydum, aynı çocuk gözlerle bakacağım o pencereden, o renkli fistanları çocuklarıma değil kendime dikeceğim. Hatta yüzlerce dikeceğim, belki benim de bir dükkânım olacak, hatta maaşım ve her şeyiyle bana ait bir hayatım. Belki de tüm dünyayı değiştirecek bir söz hakkım.
Düşünmemeli kadın, çok konuşmamalı, canı yanmamalı acısa da. Fakat benimki, o pencereye bir çift gözümü sığdıramadıkları günden beri yanıyor. Düşüncelerim taşıyor, dilim çok uzuyor. Ne yazıktır ki varlığım yok değil. Ayaklarımı yere sürte sürte yürüyorum çarşının içinde, başımı da dik unutmuştum, tüh! Yıkılmak üzere korkum da saltanatın tahtı gibi; ve yaftalanmalara, bir dünya savaşının içinde kadınla savaşanlara, o kirli ellere, kirli akıllara rağmen, saltanatın altın bacağı erkeklik saltanatına taş atan ellerim yalnız değil. Adımın bazen Ayşe, bazen Hatice, hatta Mahmut olduğu günler bile var çünkü erkeklerin de yaşadığı bu toplumun diğer yarısı olan bu kadınlar, herkes için yaşamalı, ve herkesten önce kendi için yaşamaya değer bir hayatları olmalı kadınların.
Ben bu mücadeleye bir padişahın gölgesinde bebek gözlerimle katıldım. Sonra kurtuluş zamanı sözlerimle. Ne zaman ki kendi dükkânında dikiş diken bir kadındım, o zaman tahtta halk, yönetimde cumhuriyet oturuyordu; var olma direnişinde yapbozun parçalarını birleştiriyordu.
Biz gülümseyen yüzlerimizi eğmeye direnirken tiyatro salonlarında kahkaha atacak, biz toplumun diğer yarısıyla bütün olma derdinde sohbet etmek isterken onlarla aynı masalarda oturacak, halk egemenliğinin içindeki halkın da egemenliğin de bir parçası olacak ve o sandıklara gidip oy kullanacaktık. O nedenledir ki gözlerim karamsar bakmadı, bu mücadeleden hiç vazgeçmedim. Direnen kadınlar ve direnen adamlar, türlü türlü ithamların, çeşit çeşit baskıların acısını, Cumhuriyet’in çocuklarını eşit hakların terazisinde yetiştirerek çıkardılar.
Şimdi hatıralarımda bazen kanlı, bazen renksiz tablolar var. Güneş bir fırtınanın ardına saklanmış da ağaçlarımızın dalları, kara bir öğlen vakti kırılmış. Öyle tablolar ki içinde umutsuzluk dahi yok, o da umudun bir parçasıdır diye. Şimdi o tablolar benim hafızamda bir sergidir. Biz Cumhuriyet’in astarladığı tuvaller üstüne çiziyoruz en renkli anları çünkü onun varlığı bile yetiyor bizi ezilmekten alıkoymaya, monarşi altında başlayan direnişimize nokta koyup yeni bir çığır açmaya. Hem olmasaydı eğer Cumhuriyet, ben çıkabilir miydim kuş olmadan o incir ağacının tepesine incir çalmaya?
Değil miyiz aynı evde yaşayan on binlerce yabancı? Hayali sınırlarımızın adı değil mi duvarlar, kim bilir o sınırlar içine gömülmüş kaç farklı hayat var? Kaç ayrı sokak var evlerimizde, o evlerin kapıları da kilitlenir mi vakitli vakitsiz? Kaç kişiye aittir bir anahtar? Tozlu bir çift terlik, basıp geçiyor ayaklarım üzerinden. Camdan dışarı bakmıyor, camı hiç […]
Devamını Oku
Boş bir kâğıt, yazılmayı bekleyen binlerce gelecek. Henüz yazılmamış, mürekkebin damlası dahi akıtılmamış. Kalemlerin kapakları sımsıkı, bugüne dek açılmamış. Sıkışmışız bir odanın içine, üstümüze kilitlenmiş tüm kapılar ve ayaklarımız altında aşınmayı bekleyen metrelerce yol var. Ne vakit koyuluruz o yollara, ne zaman açılır önümüz? Bunlar geleceğin sisinde uzaklaşarak kaybolan cevapların soruları. Net bir şekilde duymak […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]
Devamını Oku