Sen orda bağrına bas dur en büyük çileyi Ben burda en büyük çileyi doldurayım Ekmeğe muhtaç, hürriyete muhtaç, sana muhtaç Sen orda dalından koparılmış bir zerdali gibi dur Ben burda zerdalisiz bir dal gibi durayım. A. Kadir I. İlyada, Odysseia, Mutlu Olmak Varken, Dünya Halk ve Demokrasi Şiirleri, Bugünün Diliyle Hayyam, Mevlana, Tevfik Fikret ve […]
Sen orda bağrına bas dur en büyük çileyi
Ben burda en büyük çileyi doldurayım
Ekmeğe muhtaç, hürriyete muhtaç, sana muhtaç
Sen orda dalından koparılmış bir zerdali gibi dur
Ben burda zerdalisiz bir dal gibi durayım.
A. Kadir
I.
İlyada, Odysseia, Mutlu Olmak Varken, Dünya Halk ve Demokrasi Şiirleri, Bugünün Diliyle Hayyam, Mevlana, Tevfik Fikret ve işte bir umut aşısı: Hoş Gedin Halil Ibrahim.
Bizim memlekette, kültür sanat insanlarına, özellikle de edebiyatçılara karşı görev yapma hakkı diye bir kavramdan söz edilmez. Alırız, vermeyiz. Biliriz anlamayız kabilinden edebiyatçılara karşı sorumluluk çabasından uzak yetiştirilmiş insanlarınız. Çoğu zaman da bir ya da birkaç isme odaklanır, onların dışındakileri görmek ve anlamak zahmetine katlanmayız. Erteleriz.
Anımsamaya ertelediklerimizden biri de önemli şair ve çevirmenlerimizden, başkalarının yapmadığını ve yapamadığını yapan birisi A. Kadir.
II.
Asıl adıyla Abdülkadir Meriçboyu. Bitti sanılan savaşın ortasında 16 Temmuz 1917’de dünyaya gelir. Hayatın şiirini yazan bir şairdir. Biraz o hikâyeye değineyim.
Ailenin üçüncü çocuğudur, kendisinden büyük bir abla, bir de abi vardır.
Abdülkadir sekiz yaşına yeni basmışken kaybettiği babası Eyüp Sabri, alaydan yetişme bir subaydır. Abla evin giderlerine katkı için dikimhanede çalışmaya başlamış, iki erkek kardeş okumaya karar kılmışlardır. Çocuk yaşta babasızlık, art arda savaşlar yaşamış bir imparatorluğun enkazından henüz yeni bir ülkenin kurulduğu yılların başında öksüz kalan Abdülkadir’in yaşadığı zorluk, ülkenin yaşadığı zorluklardan farksızdır. Hayatı erken yaşlarda sırtlar. Şimdilerde kapı önünden servis araçlarıyla okula götürülen çocukların yaşında, tatillerde kahveci çıraklığı, mahalle aralarında kurabiye satıcılığı, sepetçilik, karpuz sergilerinde çalışarak eve ekmek götürmeye, kalem ve defter parasını çıkarmaya çalışır. Lise ikinci sınıfta iken 1934 yılında, annesini de kaybeder ve ilk şiirini bu sarsıntıyla yazar.
Güçlükle gidebildiği Eyüp Ortaokulu’nu 1933 yılında bitirir, fakat liseye gidecek durumda değildir. Yatılı olduğu için abisinin de önerisiyle Kuleli Askeri Lisesi’ne girer. Türkiye’nin toplumsal iklimi değişmeye, edebiyat da bundan payına düşeni almaya başlamıştır. Nâzım Hikmet, Hasan İzzettin Dinamo, Ercüment Behzat Lav, İlhami Bekir isimlerinin şiirleri farklı bir içerikle yaygınlaşmaya, genç edebiyat meraklılarının ilgisini çekmeye başlamıştır. Abdülkadir, 1936 yılında liseyi bitirir, sonra Ankara’ya gider ve Harp Okuluna kabul edilir. Arkadaşlarıyla el yazısı ile Başak adlı bir dergi çıkarır. Tutkuyla okuduğu yazarlar arasında Balzac, Tolstoy, Gorki, Dostoyevski, Gogol başta gelir. Nâzım Hikmet’in şiiriyle de tanışmıştır artık. Harp Okulu’nun son sınıfında iken düşünmeyi kendileri gibi olmak anlayanlar için kendileri gibi düşünmeyen A. Kadir ve arkadaşları jurnallenir ve 1938’de mahkemeye sevk edilirler. Nâzım Hikmet de “Askeri öğrencileri isyana teşvik” dolayısıyla davaya dahil edilir ve Nâzım 15 yıla, A. Kadir ise 10 aya mahkûm olur. Okulla ilişiği kesilir. Harp Okulu’ndan atılır ama askere alınır. Birinci Dünya Harbi’nin bitimine bir yıl kala dünyaya gelmiştir, bu kez İkinci Dünya Savaşı’nın başlama çanlarının çaldığı süreçte asker edilir. 1938 sonlarında başlayan 1941’de biten 30 ay sürecek askerliğini Çorum, Diyarbakır ve Sapanca’da er olarak tamamlayacaktır.
Askerlik sonrası İstanbul’a gelip yüksek öğrenim yapmak için hukuk fakültesine girer ama, geçim zorluğu, ağır iş koşulları, üniversite hayatını sürdürmesine olanak tanımamıştır.
III.
Şairlerin yazarlık hayatlarında geriye dönüp baktıklarında bir başlangıç hissi yaratan isimler vardır. Bayram ve özel gün şiirlerinden yeni yeni kurtulup, farklı şiirlerin de olduğunu öğrenmeye başladığım ortaokulun son sınıfında, 1977’de A. Kadir’in Mutlu Olmak Varken kitabıyla karşılaşmıştım. 1969 yılında basılmıştı ve bende bir aydınlanma, şiiri başka görme bilinci uyandırmıştı.
Şiirin bir yanıyla muğlak öteki yanıyla gerçek oluşunu A. Kadir’le tanımıştım.
Türk şiiri bugün büyük zenginliğe kavuşmuşsa bunda A. Kadir’in çok büyük bir payı vardır.
1943 yılında ilk kitabı Tebliğ’in yayımlanışı geniş yankı uyandırır. Memlekette de Nazi Almanya’sının zaferine kendisini inandırmışlar vardır ve bu kitap onları hakikaten rahatsız eder. Özellikle de de “Bir İnsan” şiiri, savaş tamtamcılarının uykusunu kaçırır.
Tebliğ, durumdan vazife çıkaranların kışkırtması nedeniyle, yayımlanmasının üzerinden daha on beş gün geçmişken toplatılır.
Yargılamaların ardından suç unsuru bulunamaz ama İstanbul’da kalması uygun görülmeyerek, Muğla’ya sürgün edilir A. Kadir.
Şiirini kurarken “gerilere, köklere giden” bir sebebin derdindedir. “Örneğin” der “anamın ağıtları var. Çok acı görmüş bir kadındı anam. Çok ağıt yakardı. Ben küçükken bazı sabahlar ağıtlarla uyanırdım. İçime acılar dolardı.”
Hiç durmaz, hep çalışır. Mevlana, Hayyam ve Tevfik Fikret gibi isimlerin günümüzde de anlaşılması uğraşına girişerek onları günümüz diline uyarlayarak yeniden yazar. Bu zorlu ve esasında bir şair için de bu bilincin ötesinde sanatına katkısı olmayan yorucu bir uğraştır.
Bir şair olarak yurdunda sürgün edilmek acıların en büyüğüdür. A. Kadir bu acıyı üreterek, yurdunun şiirini yazarak, yurdunun şiirini yazmış şairleri Türkçeye kazandırarak azaltmaya çalışmış bir büyük emek insanıdır.
27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişinde, onu Dikmen sırtlarında karşılayanlar başında Seymen Alayı geliyordu. Cumhuriyet’e bir kala başkent ilan edilen Ankara, yalnızca siyasi bir merkez olmanın ötesinde, yeni Türkiye’nin kültürel ve bilimsel dinamiklerini de taşıyan bir merkez haline geldi. Bu dinamizmin önemli bir boyutu da halk edebiyatı ve folklor alanında gerçekleşen akademik ve uygulamalı […]
Devamını Oku
9-25 Şubat 2018 tarihleri arasında gerçekleşen, adını Güney Kore’nin aynı kentinden alan Pyeongchang Kış Olimpiyatları öncesinde uluslararası “Barış Paneli”ne davet edilmiştim. Dikkat çekti. Otuzdan fazla dile çevrildi, yayımlandı. Seul Üniversitesi’nde gerçekleştirilen bu konferansta yaptığım konuşmanın izleğini dedemin tohum ekerken, annemin ekmek pişirirken özenle yerine getirdiği yakarı oluşturuyordu. Tohumu toprakla buluştururken, hamuru ekmeğe dönüştürürken niyet […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku