Ayça Örer
Tüm Yazıları
Elveda Hakverdi Apartmanı
Ana Sayfa Tüm Yazılar Elveda Hakverdi Apartmanı

Evimiz yıkılıyor. Sakinlerinden hayatta kalan tek kişi benim ve yirmi yıldır Ankara’dan ayrıyım. Yine de dedemden, babaannemden, babam ve amcamdan farklı olarak, ilk adımlarımı burada attım, TRT’nin anlaşılmaz sandığım seslerini burada anlamlandırdım. Bu evin salonu ilk “Ele güne karşı” performansımı ve Nurhan Damcıoğlu kasetleriyle “yampiri yampiri” diye zıplamamı sergilediğim yer. İçinde yedi senedir kimsenin yaşamadığı […]

Evimiz yıkılıyor. Sakinlerinden hayatta kalan tek kişi benim ve yirmi yıldır Ankara’dan ayrıyım. Yine de dedemden, babaannemden, babam ve amcamdan farklı olarak, ilk adımlarımı burada attım, TRT’nin anlaşılmaz sandığım seslerini burada anlamlandırdım. Bu evin salonu ilk “Ele güne karşı” performansımı ve Nurhan Damcıoğlu kasetleriyle “yampiri yampiri” diye zıplamamı sergilediğim yer. İçinde yedi senedir kimsenin yaşamadığı 72. Sokak 15 numaraya veda etme vakti geldi.

Tayin hayatı çok farklı yerlerde süren dedem, nihayet emekli olduğunda ondan beklendiği gibi İzmir’e ya da İstanbul’a gitmedi. Çocuklardan biri ortaokul, biri lisedeydi, Ankara yükselen değerdi ve en önemlisi, Mülkiye Ankara’daydı. Emeklilik ikramiyesini denklediği gibi (çünkü o zamanlar insanlar emekli ikramiyesiyle ev alabilirdi) Ankara’ya gelen dedem, yakın zamanda bitirilmiş ama çevre düzenlemesi henüz tamamlanmamış Anıtkabir civarındaki evleri pek sevmedi. Sonrasında yıllarca başına kakılacak tercihini, 4. Cadde’nin öbür yanından, Emek’ten yana kullandı. Görüp beğendiği ev, üç odalı, henüz tamamlanmış, ismi bile konmamış bir yerdi.

Apartman sakinlerinin isim konusunda fikirleri farklıydı. Kazım amcalar “İlke” olsun demişlerdi. Dedeme göre “Utku” iyiydi. Osman Beylere göre, Emek’te oturuyorsak “Emek” olmalıydı (gerçi bu isimde o sıralar yeni yeni filizlenen bir toplumsal heyecanın da rolü olabilir). İsme karar vermek için hafta sonunu beklemeye karar verdiler ve o günün ertesinde uyandıklarında apartmana asılan levhayı gördüler: Hakverdi Apartmanı.

Seyfi amca, isimlerden hiçbirini beğenmemiş ama fikrini söylemek yerine uygulamaya geçmişti. İsim takıldıktan sonra değiştirilmesi bir dizi prosedür gerektirdiği için diğer sakinler huzursuzca bu oldubittiyi kabul ettiyse de bir daha Seyfi amcaya herhangi bir konuyu danışmadılar. İşte, 1963 yılında Hakverdi Apartmanı’nda hayat böyle başladı. 

O sıralar henüz Emek yeni inşa ediliyor, Bahçelievler’in semte adını veren bahçeli evleri yerinde duruyordu ve sokaklara bir tazelik hâkimdi. Babamın dediğine göre, Yıldız Blokları terasından ODTÜ’yü görmek mümkündü. Söğütözü’nün sulak yerleri piknikçilerin gözdesiydi ve Balgat biraz gizemli bir yerdi.

Ben 80’lerde hayatımı artık bu adreste sürmeye başladığımda, o tazelik yerini oturmuş bir düzene bıraksa da değişim sürüyordu. O sıralar Terminal Oteli’nin idari müdürü olan dedem ve onu bahane edip sık sık gezmeye çıkan babaannem sayesinde, Emek’ten Tandoğan’a kadar olan bölgeye; Maltepe Vergi Dairesi’nde çalışan babam sayesinde de Maltepe’ye hâkimdim. Atatürk Orman Çiftliği turlarımdan amcam sorumluydu, Gençlik Parkı gezilerimden ise babam. 

Fakat enteresan yerlere gitmek denilince, ille de babaanneme takılmam gerekirdi. Bir kere, farklı olan her şeye tutkundu. O yüzden et almaya Sincan’a, hindi almaya Dışkapı’ya gitmek onun için normaldi. Ve tabii, bana bambaşka bir yere gidiyormuş hissi veren Balgat pazarı yolculukları…

Eğer mevsim kışsa ve babaannemin pazara gidesi geldiyse, lastik botları çıkarırdık. Yol çamurluydu zira. Sonra sıkı sıkı giyinir, erkenden çıkardık. O günler ben anaokuluna gitmezdim çünkü pazara gitmek daha eğlenceliydi. Gölbaşı’ndan Bağlum’dan ve Çukurambar’dan gelen kadınlar, mevsime uygun ne varsa çıkarır, pazarın şenliği içine bazen canlı tavuklar, bazen çıra demetleri, bazen kova kova yumurta karışırdı.

Biz buraya genellikle taze otlara bakmaya giderdik. Güzel bir ebegümeci makbuldü. Mevsimi gelmişse madımak, semizotu, damağı yakan bir tere. Ankara’da istediği kadar taze ot bulamadığından şikâyet eden babaannem için bunlar, bir Yedikule marulu değilse de yine de sofrada rayihaydı.

Amcam bu ziyaretleri pek hoş karşılamaz, Balgat’ın tekinsiz olduğunu sıklıkla yinelerdi. Babaannemin ayağına kavanoz düştüğü gün, apar topar Trafik Hastanesi’ne giderken, yine Balgat’tan yana bakmış, “Buralar hep mezbelelik” diye söylenmişti.

Çok değil bir iki yıl içinde o mezbeleliğin çehresi hızla değişmeye başladı. Bir anda Balgat’la bizi ayıran yolun iki yanı devlet dairelerinin yeni ve popüler mekânı olmuş, onların inşaatı sırasında çarşı pazar dağılmıştı. 72. Sokak’ın ta Eskişehir yoluna kadar uzanan sonuna varıp karşıya geçtiğimizde bizi Balgat’ın yeni yüzü olan Bakanlıklar karşılıyordu. 

Babaannem pazarından olduğu için mutsuzken, biz çocuklar da farklı nedenlerden ötürü bu değişimden rahatsızdık. İnşaatlar başlamadan evvel, sık sık boş araziler çadırlarla dolar, bir iki hafta süren eğlence çıkardı bize. O eğlenceye seyyar dönme dolaplar, macuncular ve ayı oynatanlar dahildi. Öyle ki bir gün file bile binmiştik. Yüzyıllık Yalnızlık romanında geçen sahnelere benzeyen bir an yaşamıştık 8. Cadde’de.

Şimdiden bakınca o yorgun hayvanların haline çok üzülüyorum ama Ankara’nın 80’lerini yaşayan çocuklar için onlar, ansızın gelen neşe nöbetleri gibiydi. Şişman Pastanesi’nden tulumba tatlısı, Seda Pastanesi’nden dondurma almak, Arı Pastanesi’nin pleksi dekorlarıyla oynamak ve sonu hep Adnan Ötüken Parkı’na bağlanan uzun 7. Cadde yürüyüşleri yapmaktan başka, bambaşka bir şeydi o çadırlar. Bize “başka bir hayat var” diyorlardı.

Sonra o çadırların arazilerine bir sürü bina yaptılar. Söğütözü’nün söğütlerini çitler arasına alıp adına bahçe dediler. Terminal Oteli yıkıldı ve otogar öyle yakına geldi ki evden yürüyerek çıkıp Türkiye’nin herhangi bir yerine gidivermek hiç olmadığı kadar kolaylaştı. Balgat’ın ve Çukurambar’ın gecekondularını hatırlayan pek kalmadı. Sokakların, caddelerin ismi de değişti hem. 72. Sokak diye bir yer de yok artık.

Bir şehir sahiden çocukluğu süpürür gibi değişir mi? Maalesef buna “evet” diyeceğim.

Yazarın Diğer Yazıları
Gülmek Sana Çok Yakışıyor

Kutlu Payaslı, “Ankara Rüzgârı” şarkısını ilk kez söylediğinde Ankara kızlarının imajı neydi, bilmiyorum. Ama bir Ankara kızı olarak ilgimi çeken şey, boş yere ağlayan, kalbini bağlayan erkekler değil, bunu söyleyebilirim. Yine de şarkıyı çok seviyorum, bize atfettiği neşe bile yeter.  “İndi bahar Ankara’nın sisli yamaçlarına” denilen vakitlerde, yani baharın ilk günlerinde “kız neşesi” Ankara sokaklarına […]

Devamını Oku
Genç Şehrin Genç İnsanları

Bozkırın ortasındaki küçük bir şehirden bir başkente dönüşen Ankara için pek çok şey denilebilir. Sevmeyenlerine göre burası, yapacak az şeyin bulunduğu sıkıcı bir coğrafya. Sevenlerine göreyse bir yuva. Ona kim ne derse desin değişmeyen bir gerçek var ki şehir daima genç. Belki kuruluşundaki harç bu canlılığa ihtiyaç duyduğundan, belki Cumhuriyet harcını kararken daima ileri görmek […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Çocuk Olmak

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]

Devamını Oku
Ankaram = Anadolum…

Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]

Devamını Oku