Ortaokul sondaydım… Bir gün Türkçe Öğretmenimiz Sabiha Ceyhun, “Çocuklar bugün Dil Bayramı” dedi. Nasıl bir bayram olduğunu anlatırken coşmuştu… Onlarca 26 Eylül geçti; nereden bilirdik, gün gelecek ulusal bayramlarımız alanlardan salonlara, salonlardan sınıflara sıkıştırılacak, sonunda sınıflarda bile kutlanmayacak; Dil Bayramları anımsanmaz olacak… Cahit Sıtkı’nın “35 yaş”ını anımsayarak koşulsuz inandığım aydınlarla bir toplantıda, darbe hukuksuzluğuna karşı […]
Ortaokul sondaydım… Bir gün Türkçe Öğretmenimiz Sabiha Ceyhun, “Çocuklar bugün Dil Bayramı” dedi. Nasıl bir bayram olduğunu anlatırken coşmuştu… Onlarca 26 Eylül geçti; nereden bilirdik, gün gelecek ulusal bayramlarımız alanlardan salonlara, salonlardan sınıflara sıkıştırılacak, sonunda sınıflarda bile kutlanmayacak; Dil Bayramları anımsanmaz olacak…
Cahit Sıtkı’nın “35 yaş”ını anımsayarak koşulsuz inandığım aydınlarla bir toplantıda, darbe hukuksuzluğuna karşı kurulacak derneğin adı, kuruluş günü tartışılırken çocukluğumun 23 Nisanları, ulusal günler aklımdan geçiyordu. Adı, amacı Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu (TDK) ile örtüşmeliydi. Dil ile bağımsızlığın kopmaz bağını duyumsatmalıydı.
*
23 Nisanları içtenlikle kutlamayan, Dil Bayramlarını unutturmak isteyen iktidarlar birbirini izliyordu. 1971’de Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu TDK’ye girmiş, 1932’nin 26 Eylülündeki ilk Türk Dili Kurultayına katılan, ilk Dil Bayramını kutlayanların iş arkadaşı olmuştum.
Türkiye Büyük Millet Meclisi 1920’de kurulmuş, Kurtuluş Savaşı utkuyla sonuçlanmış; bağımsızlığımız 1923 Temmuzunda dünyaya duyurulmuş, aynı yılın 29 Ekiminde cumhuriyet kurulmuş; 3 Mart 1924’te hilafeti kaldıran, dinsel eğitim kurumları kapatan, Eğitim ve Öğretim Birliğini sağlayan üç yasayla halk egemenliğinin özü laikliğin temelleri atılmış; 1926’da kadınların önünü açan Medeni Yasa kabul edilmişti.
Cumhuriyet her alanda görkemli devrimler yapıyor, bunlar toplumsallaşamıyordu; çünkü yapay dil Osmanlıca ve Arap abecesi sorundu. Atatürk, Kurtuluş Savaşı başlamadan Mazhar Müfit Kansu’ya savaşın kazanılacak, cumhuriyet kurulacak, abece değişecek demişti. Cumhuriyeti kurdu.
23 Mayıs 1928’de eğitimci, dilci, yazar ve milletvekilleriyle oluşturulan Dil Heyeti, Atatürk’ün de katıldığı çalışmalarını tamamladı. 1 Kasım 1928’de Latinceye dayalı yeni Türk abecesini kabul eden yasayla Harf Devrimi yapıldı. Sıra dile gelmişti.
Atatürk, Türk tarihini araştırması için 15 Nisan 1931’de Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu) adıyla özel yasa çıkarmadan dernek kurmuştu. 1932 yazında aydınları Çankaya’ya çağırmış, “Türk Dili Tetkik Cemiyeti”nin kurulmasını önermişti. O gece Samih Rıfat’ın başkan, Ruşen Eşref’in genel yazman, Celal Sahir Erozan’ın sayman, Yakup Kadri’nin üye olması kararlaştırılmış, kurucular 12 Temmuz 1932’de, İçişleri Bakanlığı’na başvurmuş, tüzüğü, amacı ve kurucuları açısından sakınca görülmeyen Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulmuştu. Dernek 1936’da adını Türk Dil Kurumu (TDK) olarak Türkçeleştirdi. Atatürk el yazısıyla oluşturduğu vasiyetnamesiyle İş Bankasındaki hissesinden pay ayırarak Türk Tarih ve Dil Kurumlarının özerkliğini güvence altına almıştı.
Atatürk’ün yönlendirmesiyle 26 Eylül 1932’de toplanan ilk Türk Dili Kurultayında kimi aydınlar eski dilin korunmasını savunurken kimi de 26 Eylül 1932’yi “ulusal rönesansımızın başlangıcı” saymıştı. Kurultayda TDK’nin çalışma konuları, yöneticileri belirlenmiş; kurucu-koruyucu başkan Atatürk, Milli Eğitim Bakanının da TDK’nin başkanı olmasını istemişti.
TDK, halk ağzındaki, eski kaynaklardaki Türkçe sözcükleri derledi; sözlükler yaparak binlerce sözcük ve terime Türkçe karşılık buldu; yazım (imla) ve ölçünlü dilde birlik sağladı. Dil Devrimi yapılırken Atatürk’ün yanında olanlar, Ata yaşamını yitirince karşıdevrime su taşıdılar. Sorunların kaynağı dilde devrimmiş gibi TDK hedef tahtasıydı; sözcükler üzerinden Atatürk’e, cumhuriyete saldırmak, yeni sözcükleri yasaklamak meslek oldu.
12 Eylül 1980 Darbesi’nin önderi Kenan Evren yurt gezilerinde TDK’yi karalıyordu; sözde aydınlar darbe şakşakçısı kesilmişti. Darbeciler, 1982 Anayasasının 134. maddesine dayanarak Atatürk’ün vasiyetnamesini çiğneyen yasayla 1983’te Atatürk kurumlarını kapattı. Tam 40 yıl geçti; insan taş olsa çatlar… Karşıdevrim, Arap abecesini ve Osmanlıcayı dinle ilişkilendiriyordu. Bu iki devrim dilin, dinle bağını koparmıştı. TDK’ye devlet destekli tepkinin nedeni buydu.
1984’ün 26 Eylülünde, 52. Dil Bayramını kutlamak için Sözlükçü-Şair Ali Püsküllüoğlu ile Harita Mühendisi Dr. Haldun Özen’i aradım. Bir şey yapmalıydık. Mustafa Ekmekçi, Aziz Nesin, Talip Apaydın, Orhan Asena, Tahsin Saraç, birçok aydın ve o dönemin Mülkiyeliler Birliği Başkanı, 1402 Sayılı Yasayla üniversiteden atılan Prof. Dr. Cevat Geray, TDK’nin seçilmiş son Başkanı Prof. Dr. Şerafettin Turan da katılınca çoğaldık. Dernek kuracaktık. Güvenlikçiler gölgemiz olmuştu; yılmadık.
Derneğe, “Dil Kurumu” diyemez, Türk sözcüğünü kullanamazdık. Ali Püsküllüoğlu, Haldun Özen ve benim “Dil Derneği” önerimiz; kuruluşun TBMM’nin açılış günü “23 Nisan”da olmasında ısrarımız benimsendi. İçişleri Bakanlığı valilikleri uyarmıştı; örgütlenecektik. 22 Nisan 1987 günü vali yardımcısından “kuruluş” belgemizi aldık, 60 gün sonra da kurulması yasak dernek sayıldık. Yargı yolumuzu açtı.
Karanfil okurları derneğe üye, aylık dergisi Çağdaş Türk Dili’ne sürdürümcü olarak, 38. yaş armağanı verebilirler. Çocuklarımızla 23 Nisanlarda, Dil Bayramlarında buluşalım!
Beşinci sınıfa geçtiğim yıl Polatlı’dan başkente göçtük. Çıkrıkçılar Yokuşu’nun Saraçlar Çarşısı’yla buluştuğu noktadan girilen… Ünlü Safranhan’ın eteğindeki Salman Sokak’taydı gecekondumuz. 1960’ların Ankara’sında Çıkrıkçılar Yokuşu’yla Saraçlar Çarşısı yalnız yoksulların değil, ortadireğin alışveriş alanıydı; hatta ucuz kumaş, ayakkabı, mutfak eşyası vb. için kentin varsılları da kuyruklu arabalarıyla gelip giderdi. Yokuşun ve Saraçlar Çarşısı’nın esnafının çoğu “Ahi” geleneğini […]
Devamını Oku
Kökten Angaralıyım. Ailem arpa buğday eker, koyun beslerdi. Ağa dedemle, “annemin bir kızı”ydım. Köy ile ilçe arasında yaşıyorduk. İlkokula ilçede başladım. Biz 1950’liler, ABD’nin süttozuyla uyutulan; barış gönüllüleriyle naylonla, plastikle ilk tanışan; bakırları satıp alüminyum, emaye kap kacağa evrilen; gazyağlı ocakları atıp tüplü “milangaz” yakan… Sümerbank pazeni pijamaları, patiska donları çıkaran, terzilere küsüp sentetik kumaşlı […]
Devamını Oku
Çocukların yurdu yoktur… Tüm dünya çocuklarındır. Ama dünya zalimleri ve delileri, en büyük kötülüğü çocuklara yapıyor… Hele şu yakın zamanlara, Gazze’ye, Tahran’a baksanıza!.. Yemek ve su kuyruğunda açlık, susuzluk içinde çocuk fotoğrafları gelip geçiyor önümüzden… Ya da okula atılan bombalar… Paramparça olan kız çocukları… Yaralı ya da cansız bedenler.. Kahredici, hem de çokkk. * […]
Devamını Oku
Bu şehirde çocuk olmak; sabah okul yolunda yanaklarına vuran ayazı, öğle vakti kaldırım taşlarından yükselen sıcaklığı, akşamüstü göğü saran puslu turuncu vedayı iyi bilmektir. Havasında, gökyüzünde, anıların ve saklı kalmış çocukluk hikâyelerinin peşine düşmek bu yüzden mümkündür. Bir şairin baktığı göğe baktığını, bir tarih sayfasında sözü geçen rüzgârların sana da dokunduğunu bilirsin. Şehrin kendisi gibi […]
Devamını Oku