Cumhuriyet’in ilk yılları… Mustafa Kemal Atatürk, savaştan yeni çıkmış bir ülkeyi ayağa kaldırmanın, onu bir ve güçlü kılmanın tek yolunun sanat olduğunu biliyor. Bu nedenle ilk önce müzik öğretmen okulu olan Musiki Muallim Mektebi’nin kurulması için talimat veriyor. Ama bir binaya ihtiyaç var. Cebeci’de Musiki Muallim Mektebi binasının yapımı için Şakirğanın Hanı ve çevresindeki binaların […]
Cumhuriyet’in ilk yılları… Mustafa Kemal Atatürk, savaştan yeni çıkmış bir ülkeyi ayağa kaldırmanın, onu bir ve güçlü kılmanın tek yolunun sanat olduğunu biliyor. Bu nedenle ilk önce müzik öğretmen okulu olan Musiki Muallim Mektebi’nin kurulması için talimat veriyor. Ama bir binaya ihtiyaç var. Cebeci’de Musiki Muallim Mektebi binasının yapımı için Şakirğanın Hanı ve çevresindeki binaların yeniden dönüştürülmesi gerekiyor. Alman mimar Engli tarafından Musiki Muallim Mektebi binasının 1927’de temeli atılırken, orada bulunanlardan biri de Devlet Tiyatroları’nın eski genel müdürlerinden, müzik adamı Cevat Memduh Altar. Şöyle anlatıyor o günü:
“Temel atma günü gelmişti. Bizim binanın sol arka açısına, bir hatıra yazısının şişe içinde bırakılması gerekiyordu. Evvela heyecanla nutuklar söylendi. Sonra da çukura inildi. Beton zemine içinde bir para ile devrin yazısı bulunan bir şişe kondu ve üzeri çimento ile örtüldü. İki yıl içinde binanın yapımı tamamlandı. Meydana çıkan bina önce Türkiye Cumhuriyeti’nin Musiki Muallim Mektebi sonra da Devlet Konservatuarı oldu. Hatıra şisesinin içinde geleceğin sanatkarlarına yazılmış bir mektup vardı. Mektup; ‘Ey geleceğin sanatkârları; bugün temelini attığımız yapı sizlerin bu ülkenin sanat yolunu açacak bir ulvi amaçla inşa ediliyor. Tek hayalimiz verdiğiniz büyük eserlerle bu toprakların manevi ruhunda şerefle yer almanızdır’ satırlarıyla başlıyordu.”
O gün konservatuvar binasının temeline bir şişe içinde bırakılan mektup unutuldu belki. Ama mektuptaki geleceğin sanatkârları bu ülkede azim ve kararlılıkla sanatlarını sürdürmek adına kutsal görevlerini yapmaya devam ettiler.
*
Yıl: 1931. Soğuk bir Ankara günü. Kış bütün haşmetiyle bastırmış. İstanbul’dan yeni kurulan başkente turneye gelen Darülbedayi oyuncuları, Türkocağı Sahnesi’nde Hamlet temsilinde… Atatürk kendi locasından izleyiciler arasında… Temsilin sonunda oyuncuları huzuruna kabul edip tek tek kutluyor.
İstanbul’a döner dönmez Galip Arcan o geceye ilişkin anısını Darülbedayi dergisinde birkaç ay sonra şöyle yazıyor: “Bu tarihi akşamı bizzat yaşadık. Bu nutkun her cümlesi hitabet san’atının bütün kudret ve sihrini taşıyan bir şaheserdi. Gazi nutkunu şöyle bitirdi: ‘Efendiler, hepiniz mebus olabilirsiniz, hatta reisicumhur olabilirsiniz. Fakat sanatkâr olamazsınız.”
Turnenin son gecesi Muhsin Ertuğrul arkadaşlarıyla Ankara’nın meşhur Karpiç Lokantası’ndaydı. Haber geldi. Paşa onları Marmara Köşkü’ne davet ediyordu. Kalktılar, Paşa’nın huzuruna çıktılar. Atatürk, Ertuğrul’a dönerek: “Siz benim ta ateşemiliterlikten beri görmeyi candan özlediğim bir hayali gerçekleştirdiniz. Şimdi ben, devlet reisi olarak size soruyorum: Hükümetten ne gibi bir yardım istersiniz?” Muhsin Bey, ağır vergilerle turnelerin baskısı altında, üç kuruşla tiyatro yapma derdindeydi. Muhsin Bey, yıllar sonra hatıralarında sanatını yaygınlaştırmak adına çok eksikliklerinin olduğunu, Atatürk’ün karşısında neredeyse dilinin tutulduğunu, sadece “Bir tiyatro mektebi istiyoruz, Paşa’m!” diyebildiğini yazdı. O gece geç saatte İsmet Paşa köşke çağrıldı ve bu talep iletildi. Artık konservatuvarın ilk adı olan Milli Temsil Akademisi’nin hazırlıkları resmi olarak başlamıştı. O gece “Bir tiyatro mektebi istiyoruz, Paşa’m” kilit cümlesi ülkede tiyatro tarihinin seyrini değiştirecekti. Böylece başkent akademik tiyatro yaşamının merkezine dönüşecekti.
*
En sonunda modern Türkiye’nin en önemli sembollerinden biri olan konservatuvar kurulmuştu. Temsil bölümünde Carl Ebert muazzam bir çalışma disipliniyle öğrenci yetiştirmeye kendini adamıştı. 6 Mayıs 1936’da konservatuvarın ilk öğrenci kabul sınavı yapıldı. Ne var ki tiyatro bölümü sınavına hiçbir kız öğrenci aday olarak başvurmadı. Müzik bölümünde okuyan iki kız öğrenci Melek Ökte ile Muazzez Kurdoğlu ikna edilmeye çalışıldı. Ebert iki öğrenciyi yanına çağırıp, modern Türkiye’de tiyatro sanatında onlara ihtiyaç duyulduğunu uzun uzun anlattı. Nermin Sarova’nın da katılımıyla üç kız öğrenci en sonunda tiyatro bölümüne alındı. O kadınların açtığı yolda ülkemiz çağdaşlık köprüsüne imza attı.
*
Ankara Devlet Konservatuvarı’nda dersler büyük bir coşkuyla devam ediyordu. Carl Ebert’i ve o yılları konservatuvarın ilk öğrencilerinden olan Ertuğrul İlgin şöyle anlatıyordu: Sene 1936. Konservatuvarımız kurulmuş. Prof. Carl Ebert on kişilik bir gruba ders vermeye başlamıştı. Birinci sınıftaydık. Profesörün Almanca tercümanı bizim meşhur romancımız olan Sabahattin Ali Bey’di. Onun bulunmadığı zamanlarda ben Fransız Mektebi’nden ve Galatasaray’dan mezun olduğum için, Prof. Ebert de gayet iyi Fransızca biliyordu, onun derslerini tercüme ediyordum. Profesör iki üç ayda bir İsviçre’ye ailesinin yanına giderdi. Giderken de bana, “Çocuklara dikkat et! Kim ne yapıyor? Sigara, içki içiyor mu? Yaramazlık ediyor mu?” diye talimat verir; “Dönüşte senden bilgi alacağım. Çünkü bunların hepsi benim yetiştirdiğim evlatlarım” derdi. “Başüstüne” derdim. Ama erkeklik gururu. Arkadaşlarım hakkında konuşamıyorum işte! Profesör geldiğinde soruyor. Ben hep hiçbir kusur yapmadılar diyorum. “Şenbay nasıl? Salih nasıl?”1 “Gayet iyiydiler.” Beşinci seyahat mıydı? Aynı monoton cevapları veriyorum. Derken bir tokat! Hem de ne tokat! Hani gül biter derler ya. Bende dikenler de bitti. Tuttu beni. Yoksa düşeceğim. “Bak evladım, sana bir vazife verdim. Ben bu evlatları yetiştirmekle mükellefim. Bu iş için döviz alıyorum. Bu fakir memleket bu dövizi Avrupa’ya yollamama müsaade ediyor. Bu nedenle a’dan z’ye her şeyi bilmem lazım. Sen şimdi bu tokatı ömrünün sonuna kadar unutamayacaksın. Ama bundan sonra yaptığın her işte bu milleti düşüneceksin!”
Gerçekten de Carl Ebert, Türkiye’de kaldığı on bir yıl boyunca tiyatromuzun akademik seviyeye ulaşması için olağanüstü bir hizmet verdi. Böylece Ankara tiyatronun başkentine dönüştü.
1- Söz edilenler: Nüzhet Şenbay, Salih Canar…
Tiyatro tarihimizde sanatçıların deyim yerindeyse başkaldırdığı iki grev gerçekleşir. Bunlardan ilki 1965 yılında Devlet Tiyatroları’ndaki TOTSİS’in (Türkiye Opera ve Tiyatro Sanatkârları ile Yardımcı İşçileri Sendikası) öncülük ettiği grevdir. İkincisi de 1970’li yıllara damga vuran Ankara Sanat Tiyatrosu grevidir. Her iki sanatsal örgütlenmenin de merkezi Ankara’dır; biri ödenekli, diğeri ise özel tiyatroda gerçekleşen bu grevler büyük […]
Devamını Oku
Cumhuriyet’in ilk yılları… Mustafa Kemal Atatürk, savaştan yeni çıkmış bir ülkeyi ayağa kaldırmanın, onu bir ve güçlü kılmanın tek yolunun sanat olduğunu biliyor. Bu nedenle ilk önce müzik öğretmen okulu olan Musiki Muallim Mektebi’nin kurulması için talimat veriyor. Ama bir binaya ihtiyaç var. Cebeci’de Musiki Muallim Mektebi binasının yapımı için Şakirğanın Hanı ve çevresindeki binaların […]
Devamını Oku
Çocukların yurdu yoktur… Tüm dünya çocuklarındır. Ama dünya zalimleri ve delileri, en büyük kötülüğü çocuklara yapıyor… Hele şu yakın zamanlara, Gazze’ye, Tahran’a baksanıza!.. Yemek ve su kuyruğunda açlık, susuzluk içinde çocuk fotoğrafları gelip geçiyor önümüzden… Ya da okula atılan bombalar… Paramparça olan kız çocukları… Yaralı ya da cansız bedenler.. Kahredici, hem de çokkk. * […]
Devamını Oku
Bu şehirde çocuk olmak; sabah okul yolunda yanaklarına vuran ayazı, öğle vakti kaldırım taşlarından yükselen sıcaklığı, akşamüstü göğü saran puslu turuncu vedayı iyi bilmektir. Havasında, gökyüzünde, anıların ve saklı kalmış çocukluk hikâyelerinin peşine düşmek bu yüzden mümkündür. Bir şairin baktığı göğe baktığını, bir tarih sayfasında sözü geçen rüzgârların sana da dokunduğunu bilirsin. Şehrin kendisi gibi […]
Devamını Oku