Tiyatro tarihimizde sanatçıların deyim yerindeyse başkaldırdığı iki grev gerçekleşir. Bunlardan ilki 1965 yılında Devlet Tiyatroları’ndaki TOTSİS’in (Türkiye Opera ve Tiyatro Sanatkârları ile Yardımcı İşçileri Sendikası) öncülük ettiği grevdir. İkincisi de 1970’li yıllara damga vuran Ankara Sanat Tiyatrosu grevidir. Her iki sanatsal örgütlenmenin de merkezi Ankara’dır; biri ödenekli, diğeri ise özel tiyatroda gerçekleşen bu grevler büyük […]
Tiyatro tarihimizde sanatçıların deyim yerindeyse başkaldırdığı iki grev gerçekleşir. Bunlardan ilki 1965 yılında Devlet Tiyatroları’ndaki TOTSİS’in (Türkiye Opera ve Tiyatro Sanatkârları ile Yardımcı İşçileri Sendikası) öncülük ettiği grevdir. İkincisi de 1970’li yıllara damga vuran Ankara Sanat Tiyatrosu grevidir. Her iki sanatsal örgütlenmenin de merkezi Ankara’dır; biri ödenekli, diğeri ise özel tiyatroda gerçekleşen bu grevler büyük tartışmalara neden olur.
Tarihsel sıralamayla gidersek; 1965 yılının Kasım ayında yeni kurulan sendika TOTSİS, Devlet Tiyatroları çalışanlarının grev ilan ettiğini açıklar. Bu iç huzursuzluğun gerisinde ise Cüneyt Gökçer’in, 1958 yılında Muhsin Ertuğrul’un yerine Devlet Tiyatrosu Genel Müdürü olması yatmaktadır. Gerçekten de Gökçer, o günden itibaren bazı kesimlerin hedefi olur. Sanatçıların beklentisi 27 Mayıs’tan sonra Gökçer’in görevine son verilmesidir; ancak Devrim Hükümeti, müdahale etmez. Öte yandan Gökçer döneminin kazanımları da vardır. Devlet Tiyatrosu yurtdışında kendisini gösterebilmiştir. Önce, 1960 yazında Paris’teki Milletler Tiyatrosu festivaline “Kral Oidipus” ve “Hürrem Sultan” piyesleriyle katılır, 1961’de Atina’ya giderek “Kral Oidipus” ve “Midas’ın Kulakları” piyeslerini oynar, 1964’te yine Paris’te seyirciyle buluşur. Gene bu devrede Devlet Tiyatrosu, İstanbul ve diğer Anadolu şehirlerine yaptığı turnelerle faaliyetini daha geniş bir seyirci kitlesine tanıtma imkânını bulur. İlk defa sahnelerde son derece görkemli müzikaller devreye girer. “Öp Beni Kate”, “My Fair Lady”, “Machanalı Don Kişot”, “Damdaki Kemancı” müzikalleri yıllarca sergilenir. Bunlar görkemli etkinlikler olsa da Gökçer’in tiyatroda iç huzuru ve düzeni sağlayamadığına ilişkin sanatçıların rahatsızlıkları artar. Bunlardan ilki yazar ve oyun seçimlerinde Cüneyt Gökçer’in, Edebi Heyet üzerinde baskı oluşturduğu iddiasıdır. Gökçer’e muhalif olan yazarların oyunları repertuara alınmadığı söylentileri yayılır. Nitekim Güngör Dilmen’in “Kurban”ı Hidayet Sayın’ın “Kuyruksuzlar”ı reddedilmiştir. Orhan Asena, Nazım Kurşunlu ve Sabahattin Engin gibi yazarların eserleri de reddedilenler arasındadır. Turgut Özakman ve Aziz Nesin, Devlet Tiyatrosu’na eser vermeme kararı aldığını açıklar. Bu arada magazine Cüneyt Gökçer’le ilişkilendirilen bir başka haber yansır. Bir dönem adı Gökçer’le adı anılan Meral Gözendor’un 1964 yılında İzmir turnesinde sinir krizi geçirdiği manşete taşınır. İddiaya göre Paris turnesinde Gözendor’dan rol alınarak Ayten Kaçmaz’a (Gökçer) verilmiştir. Devlet Tiyatrosu sanatçıları, Cüneyt Gökçer’in yanında olanlar ve olmayanlar olarak bıçak gibi ikiye ayrılır. Bu bile aslında başlı başına bir yönetim zafiyetidir. Sanatçılar rol beğenmemeye ve kendilerine verilen rolleri reddetmeye başlamışlardır. Bu arada pek çok sanatçı arka arkaya istifa eder; özel tiyatro kurma girişimi içine girer. En sonunda maaş artışındaki oransızlık bu huzursuzluğu katmerler. Kimi sanatçı yüksek zam alır, kimi de beş kuruş ek zam alamaz. Örneğin Kerim Avşar, zam yapılan sanatçılar arasında yoktur. Hatta disiplinsiz davranışlar gösterdiği iddiasıyla maaşında indirime gidilmiştir. Yine Melek Tartan yönetime muhalif olduğu için benzer durumdadır. Bu noktada sesini duyurabilmek adına TOTSİS harekete geçer. Ancak bu defa grev sanatçılar içi çatışma olarak basına yansır. Böylece iki gün süren grevden sonra yeniden Devlet Tiyatrosu perdelerini açar. Ancak TOTSİS kısmen de olsa başarıya ulaşır. Maaşlar görece de olsa eşitlenir.
*
AST grevinin başlangıcını ise aslında Asaf Çiyiltepe’nin trafik kazasında ölmesi sonrasındaki huzursuzluk oluşturur. Her ne kadar Güner Sümer AST’ta yönetimde olumlu adımlar atsa da, sanatçılar arasında oyun seçimlerinden, oyunculuk ve yönetmenlik biçimlerine kadar tartışmalar sürer, oyuncular yeterince ilerici metinlere yer verilmediğini, tiyatronun devrimci tutumunu kaybetmeye başladığını öne sürer. Bunlara maaşlar, tiyatro çalışanlarının sigorta ödenekleri, çalışma şartları gibi sıkıntılar da eklenince sendikal haklar gündeme gelir. Bu arada İstanbul’da sendika olarak Ti-Sen etkindir. Ankara Şubesi’nin yönetiminde ise AST oyuncuları Çetin Öner, Erkan Yücel ve Salih Kalyon vardır. Erkan Yücel açıkça grevden bahsetmeye başlar. Ona göre her grev devrimci bir girişimdir. 24 Nisan 1970 tarihinde, Orhan Duru’nun yazdığı Güner Sümer’in yönettiği ‘Sınırdaki Ev’ oyununda seyircinin beklemediğibir sırada grev olduğu açıklanır. Oyuncular sloganlar yazılı pankartı açarken Erkan Yücel greve başladıklarını duyurur. Böylece grev sokağa taşar. Seyircinin desteği tamdır. Ti-Sen’in çağrısıyla greve 142 sanatçı ve yazar katılır. Tam 183 gün sonra Bülent Akkurt, grevcilere “Ben size olduğu gibi tiyatroyu vereyim.” der ve grev başarıyla son bulur. Güner Sümer de tiyatrodan istifa eder. Artık bütün oyuncular AST’ın patronudur. Kolektif bir yönetim anlayışıyla AST yoluna devam eder.
*
Ankara’da bu iki grev sonrasında da köklü değişimler olur sanat çevresinde. Her şeyden önce grev yapabilme düşüncesi yayılır tiyatro içinde. Ancak bu tutum dönemsel olarak kalır. Böylece her iki grev de kendi örgütlenmesini bambaşka şekilde sağlayarak başkenti de bir ilk yapar kendi alanında.
Tiyatro tarihimizde sanatçıların deyim yerindeyse başkaldırdığı iki grev gerçekleşir. Bunlardan ilki 1965 yılında Devlet Tiyatroları’ndaki TOTSİS’in (Türkiye Opera ve Tiyatro Sanatkârları ile Yardımcı İşçileri Sendikası) öncülük ettiği grevdir. İkincisi de 1970’li yıllara damga vuran Ankara Sanat Tiyatrosu grevidir. Her iki sanatsal örgütlenmenin de merkezi Ankara’dır; biri ödenekli, diğeri ise özel tiyatroda gerçekleşen bu grevler büyük […]
Devamını Oku
Cumhuriyet’in ilk yılları… Mustafa Kemal Atatürk, savaştan yeni çıkmış bir ülkeyi ayağa kaldırmanın, onu bir ve güçlü kılmanın tek yolunun sanat olduğunu biliyor. Bu nedenle ilk önce müzik öğretmen okulu olan Musiki Muallim Mektebi’nin kurulması için talimat veriyor. Ama bir binaya ihtiyaç var. Cebeci’de Musiki Muallim Mektebi binasının yapımı için Şakirğanın Hanı ve çevresindeki binaların […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]
Devamını Oku