Henüz buz kesmiyor eller fakat havalar epey soğuk. Yazın yorgunluğu çoktan sonbaharın üstüne sinmiş. Sonbahar derin bir uykuya dalıp mevsimlerden silinmiş. Ne ara güneş açmış da güneşin üstüne dahi duman kokuları sinmiş? Bilinmez. Öyle bir bilinmezliktir kışın tarihi; bazen uzaktır aralıktan, bazen yakalar ekimi. İşte oradayız şimdi. Hafiften kristaller dökmüş çimlere, uçan karıncalar. En koyu […]
Henüz buz kesmiyor eller fakat havalar epey soğuk. Yazın yorgunluğu çoktan sonbaharın üstüne sinmiş. Sonbahar derin bir uykuya dalıp mevsimlerden silinmiş. Ne ara güneş açmış da güneşin üstüne dahi duman kokuları sinmiş? Bilinmez. Öyle bir bilinmezliktir kışın tarihi; bazen uzaktır aralıktan, bazen yakalar ekimi. İşte oradayız şimdi. Hafiften kristaller dökmüş çimlere, uçan karıncalar. En koyu hırkalarını giymiş gündüzden bulutlar ve bir şehrin tarihe uzanan örme binalarının üstünden geçiyorlar. Binaların kıyısında minik kaldırımlar var. Belki bir kişi sığar, belki yarım adım. Aynı anda iki kişinin geçmeye çalışmasına şahitlik ediyor Çekirge Hanım. Sarsılıyor birbirine çarpan omuzlar sinirli bir hırıltıyla. İnsanlar mı gergin, yoksa hava mıdır katılaştıran? En çok da bu sorulardır Çekirge Hanım’ın kafasını karıştıran. Halbuki sıcağa yanaştıran insanı, soğuğun öteleyici mizacıdır. O bunun farkındalığıyla bakıyor gökdelen kılıklı insanlara. Binlerce göz var etrafında ancak o, tüm gözlerini bir yuvaya sığdırmış. Bazen bir sıçramış, bazen iki sıçramış. Yakalanmamış hiç. Genelde korkuyla karşılandığından görenleri kaçırmış.
Ancak bu sefer başına geleceklerden habersiz. Sokaklarda kiraya çıkan kışı seyrediyor. Yerde buz tutan yağmurdan kaçıyor, bazen de fırtınalı doluya tutuluyor. En çok da taze otlar çekerken canı, özlüyor kaybolan ilkbaharı. Fakat biliyor ki cesurca atlatırsa kışı, kalan birkaç aylık ömründe küçük bir seyahate çıkabilir. Belki hiç görmediği yerlerde yazı yeniden yaşayabilir. Kış, özletirken aslında soğuğu dilendiren sıcakları; kalın atkılarda, kışlık kazaklarda, kilerden beraat etmiş kabanlarda dolaşıyor kar. Artık eller de buz kesiyor camlar gibi.
Şemsiyeli bir kadın geçiyor ışıklı caddelerin üzerinden. Caddeler süslenmiş, gece, misafirliğini yatılı tuttuğundan ışık ziyafetiyle bezenmiş. İnsanlar azalmış, gürültüler dinmiş. Gürüldüyor çatılarda kiremit kıran kediler. Kediler çatılara saklanmış, saklanmadan dakikalar evvel ansızın bir kar yağmış, bir kar yağmış… Kara, kırmızı bir şemsiye tutmuş genç kadın kalkan gibi. Sağa sola bakıyor, yetişmeye çalışıyor kendi hayatının telaşına. Devam ediyor koşar gibi yürümeye, tek sefer basıyor kartını turnikeye. Halbuki iki kişi. Bir kendisi var tramvayı bekleyen, bir de paltosuna yapışan Hanım Çekirge. O da kışı insanların gözünden, insanların hayatının içinden izliyor bu defa. Karlı bir akşam vakti plansız bir kış seyahati. İçerisi kalabalık olduğundan fark edilmiyor.
Genç kadın, bir elinde yarı kapalı şemsiyesi bir elinde telefon, yaşama dair sıkıcı konulara dalmış. Çekirge Hanım da sıkılıyor bu hikâyeden. Daha hareketli insanların bacaklarına yapışıp, daha uzaklara gitmek hayali. Hiç kendini fark ettirmeden yavaşça uzatıyor bacaklarını. Bu sefer orta yaşlı bir kadının örme hırkasına tutunuyor. Yavaşça aracını değiştirirken bir yandan da kulak kabartıyor. Atkıların ardına saklanmayan burunlar, sıcakta rengi allaşan erikler gibi. Dışarda racon keserken ayaz, camlar hep buhar içinde. İnsanlar var olmayan bir samimiyet içinde. Herhangi bir durağa varmak için bir arada, ısındıkları buhar tek nefeste. Adını bilmez ve aynı ışıklara seyri paylaşırlar aynı hedefe giderken, farklı hayatlar yaşayıp aynı yolları seçerken. Rengarenktir kışın kalabalığı, tıpkı yeni aracımız olan kadının kışlık hırkası gibi.
Hırka, Çekirge Hanım’ın ilgisini çekti, bu yüzden üstünde gezinmeyi değil keşfetmeyi seçti. Bir yandan da kendini gizliyor ve insanların yüzüne bakarak attığı çığlıkları erteliyordu. “Olamaz,” diye düşündü Çekirge Hanım, “yine karın nemli soğuğu vurdu yüzüme.” Neden aldanmıştı ki hırkanın rengine, belki biraz daha kalıp sıcakta, yolcularla kaynaşırdı. Şimdi tramvaydan indi ve bambaşka bir yerdeydi. “Bu kadın,” dedi “beni kim bilir daha nerelere götürecek.” Biraz düşündü, belki birkaç saniye. Sonra daha sıkı tutundu hırkanın renklerine. Yavaşça üstüne çıkmıştı hırkanın. İnsanların kendini fark edeceğini de unutarak. Daha küçük bir yerdeydi sanki. Bir otobüsün içinde. “Ne de çok geziyor bu kadın, dünyanın her yerini gezebilirim o halde.” Zavallı Çekirge, küçük dünyasında koca bir seyahatte şimdi.
Bir süre otobüste boş karanlıkları izledi. Sonra bavuluna sarılan bir kadın ilişti gözüne. O bavulda kimbilir kış kokan kaç kazak vardı, soğuk pamuklar araklıktan kaç anıyı saklardı? Belki yaza bir hazırlık vardı bu gidişte, belki o da Çekirge gibi bir kış seyahatindeydi. Kadın bavulunu siper edip hırkalı kadına bağırdı. “Hanımefendi üstüne oturacaksınız, dışarı atın bari!” Sağa sola savruldu etekleri hırkanın. Yerde buldu kendini Çekirge Hanım. Tam o anda bir amca yaklaştı kendine. Narince tutuldu. “Korkmayın.” dedi çatallanmış sesiyle. Kendi inerken otobüsten Çekirge’yi de bıraktı bir tarafa. Şimdi ne buhar vardı etrafta ne de içine saklanılacak bir hırka. Neredeydi Çekirge, ne zaman binerdi bir daha otobüse? Yazı yeniden yaşayana kadar bu seyahat ona yeterdi. Eğer kırmızı bir şemsiye görürse yakınlarda, o tramvaya bir kez daha binerdi.
Değil miyiz aynı evde yaşayan on binlerce yabancı? Hayali sınırlarımızın adı değil mi duvarlar, kim bilir o sınırlar içine gömülmüş kaç farklı hayat var? Kaç ayrı sokak var evlerimizde, o evlerin kapıları da kilitlenir mi vakitli vakitsiz? Kaç kişiye aittir bir anahtar? Tozlu bir çift terlik, basıp geçiyor ayaklarım üzerinden. Camdan dışarı bakmıyor, camı hiç […]
Devamını Oku
Boş bir kâğıt, yazılmayı bekleyen binlerce gelecek. Henüz yazılmamış, mürekkebin damlası dahi akıtılmamış. Kalemlerin kapakları sımsıkı, bugüne dek açılmamış. Sıkışmışız bir odanın içine, üstümüze kilitlenmiş tüm kapılar ve ayaklarımız altında aşınmayı bekleyen metrelerce yol var. Ne vakit koyuluruz o yollara, ne zaman açılır önümüz? Bunlar geleceğin sisinde uzaklaşarak kaybolan cevapların soruları. Net bir şekilde duymak […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku