Gençliğin ilk adımları; önüne saçmak çocukluktan kalan yığınları, elini tutmak öğrenmişliklerin, sonuna varmak çok bilmişliklerin. Çünkü son adımları dahi gençliğin, çocukluğun duru bir düşüdür. Çocukluk, büyümenin apaçık gönül gözüdür. Bu yüzden buradayım ve gelecekte bambaşka yerlerdeyim. Bambaşka cümleler kuran on binlerce yeniyim. Yenidir lakabım, yeni neslin son devrimiyim. Büyüme devrimi. Biraz bize ait, biraz bizden […]
Gençliğin ilk adımları; önüne saçmak çocukluktan kalan yığınları, elini tutmak öğrenmişliklerin, sonuna varmak çok bilmişliklerin. Çünkü son adımları dahi gençliğin, çocukluğun duru bir düşüdür. Çocukluk, büyümenin apaçık gönül gözüdür. Bu yüzden buradayım ve gelecekte bambaşka yerlerdeyim. Bambaşka cümleler kuran on binlerce yeniyim. Yenidir lakabım, yeni neslin son devrimiyim. Büyüme devrimi. Biraz bize ait, biraz bizden öte ve değişimin en tehlikeli yerinde, ben bir yeniyim. Ben devrilmiş bir eskiyim. Devrilen ve bambaşka ayaklanan bir çocukluğun resmiyim.
Nedir o başkalık, kimdir o çocuk? Nedir büyümenin devrimi, kimdir dönüştüren zamanı? O başkalık, eskiyi dışlayan bir neslin kucağına doğmaktır. Gerçeklerden izole, tarafsız kalmaktır. En büyük acizliğidir neslimin. Bu yüzden büyürken hayatlarımızı kuşatan sessizliğe bir çığlıktır arayışımız. O sessizliktir en büyük kaybımız. O konuşulmayan tarihin içinde büyüdüğümüzdendir, oyunlarımızı bir bataklık zeminine kurduğumuzdandır sorunlarımız. Yine de ucundan kıyısından yakaladık bazı gerçekleri. Bizim olanın paçasına yapışmaya elimiz erdi zaman zaman.
Çünkü mazimin başrolü, o baharın son yapraklarına dokundu, son çiçeklerini kokladı. Mesela güneşli bir Çocuk Bayramı’nda, çimleri ezen adımları tüm şehrimi dolaştı. Bir bandonun peşinden koştu, o zamanın serin nisan günlerine sataştı. Dünya daha soğuktu o zamanlar, güneş daha parlaktı. O parlak güneşin altında yüzlerce yavru eli uzandı umudun tavanına, yüzlerce kızıl bayrak astı, Cumhuriyet’in şarkısını söyleyerek dalgalanan. O Cumhuriyet’in resmini çizerek öğrendik kalem tutmayı, tatlı hırslarla yarışmayı. Anlamlı dizeleri ezberledik. Bir şiir olduk sınıfça, onlarca kıtanın her satırını okuduk. Okuduk, okuduk ve zamanla anlaşılır hale geldi ezberlediğimiz ne varsa. Çünkü bu Cumhuriyet’in ilkelerini ve sorumluluklarını, bizden çalınanların davasını kaybederek öğrendik. Zorla ezberletilen bazı şeylere kızdık ancak değerini de o ezber kâğıtları dahi yırtılınca fark ettik. Eğer büyümeseydi çocukluğum o karlı baharlarda, eğer tatmasaydı gerçek bir bayram coşkusunu, elleri kalem tutmasaydı bir Cumhuriyet öyküsü için ben büyüyemeden devrilmiş bir neslin yenisi olurdum.
Bugünün dünyasında her şey gelip geçiyor. Her gün farklı bir acıya sızı duyan omuzlarımız artık duyarsızlaştı ve yavaş yavaş bükülüyoruz. Hâlâ vakit var mı doğrulmak için, onu zaman bilir. Çünkü zamanı dönüştüren de umudun ta kendisidir. O bekleyiş aralığında başımıza gelenler, kabul ettiklerimiz, alıştığımızın farkında olmadığımız yüzlerce yeni yaşam biçimidir o başkalık. O bambaşka geleceğin geçmişe bağladığı bir köprüdür büyüme devrimi. Çünkü yaş almaktan ötedir bu kuşağın temelinde. Çocukluktan savurduklarımıza gençliğimizin gözünü açtığımız bir birikimdir. Kırılmış bir kumbaranın içinden çıkanlar değil, o kırıklara yapışmış parmak izleridir.
Bir devrimdir büyümek, gençliğe evrilmek adım adım. Uzaklaştıkça çocukluktan, daha çok taşımak onu yanında, daha çok dinlemek onun bilmişliklerini ve yalan hikayelerini her seferinde biraz daha inanarak. Budur gelecek çocukları, geçmişin gerçeğiyle yaşatacak. Bu yarım kalmış öğrenimlerdir, yarım kalmış törenlerdir. Onları tamamlama arzusudur eskiyi deviren. Yeni’yi var eden. Bir devrim adamıdır o geçmişte yaşamış olan çocuk, eğer tamamlarsa yarım kalanı ve odur bu gençlikten çalınanı geleceğe armağan edecek olan. Gençlik hep var olacak, zaman işledikçe yeniye. Büyümek hep devrim kalacak, baharı özledikçe çocuk.
Değil miyiz aynı evde yaşayan on binlerce yabancı? Hayali sınırlarımızın adı değil mi duvarlar, kim bilir o sınırlar içine gömülmüş kaç farklı hayat var? Kaç ayrı sokak var evlerimizde, o evlerin kapıları da kilitlenir mi vakitli vakitsiz? Kaç kişiye aittir bir anahtar? Tozlu bir çift terlik, basıp geçiyor ayaklarım üzerinden. Camdan dışarı bakmıyor, camı hiç […]
Devamını Oku
Boş bir kâğıt, yazılmayı bekleyen binlerce gelecek. Henüz yazılmamış, mürekkebin damlası dahi akıtılmamış. Kalemlerin kapakları sımsıkı, bugüne dek açılmamış. Sıkışmışız bir odanın içine, üstümüze kilitlenmiş tüm kapılar ve ayaklarımız altında aşınmayı bekleyen metrelerce yol var. Ne vakit koyuluruz o yollara, ne zaman açılır önümüz? Bunlar geleceğin sisinde uzaklaşarak kaybolan cevapların soruları. Net bir şekilde duymak […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku