Müzik ile şiirin akrabalığı; can ile cananın, gül ile bülbülün birbirine dolandığı, hangisinin hangisini soyup soyunduğunun bilinmediği bir kıvamdır. Bozlak okumak bir kendinden geçme, acı sınırını aşma halidir. Sesin yettiği yere kadar isyandır. Bozlaksa acının ses örsünde ezilme halidir. Poyrazın önüne kattığı kar tanelerini hışımla dağıttı ve ayazın keskinliğine karşı, birbirine yakın iki avurdunun dolusu […]
Müzik ile şiirin akrabalığı; can ile cananın, gül ile bülbülün birbirine dolandığı, hangisinin hangisini soyup soyunduğunun bilinmediği bir kıvamdır. Bozlak okumak bir kendinden geçme, acı sınırını aşma halidir. Sesin yettiği yere kadar isyandır. Bozlaksa acının ses örsünde ezilme halidir.
Poyrazın önüne kattığı kar tanelerini hışımla dağıttı ve ayazın keskinliğine karşı, birbirine yakın iki avurdunun dolusu bir avazla seslendi: “Kalktı göç eyledi Avşar elleri…” Bu ses Keskin Ovası’ndan, Hasandede’den, Yahşiyan’dan aştı, Çubuk Ovası’nı sarmalayarak Dikmen sırtlarına ulaştı…
Bir gırtlak içinde bin türlü yolculuğu vardır sesin. Onu kıvamında kıvrımlandırmak, titreşimler içinde billurlaştırıp sunmak büyük ustalık işidir. Muharrem Ertaş bu sesin mimarıdır.
Uzun yol hikâyesidir hayatı. “Deveci Kabilesi” olarak bilinen atalarının Horasan’dan geldiği söylenir. 1913 yılında Kırşehir’in Yağmurlubüyükoba köyünde doğar. Annesi Ayşe Hanım, babası Zurnacı Kara Ahmet’tir. Babasını yedi yaşındayken kaybeder. Önce dayısı Bulduk Usta’nın, ardından da Yusuf Usta’nın çırağı olur. Yedi yıl onun yanında erkân öğrenir. On beş-on altı yaşlarında kendi başına düğünlerde çalıp söylemeye başlar. Öğrenimden anladığımız, kapısından uygun adımla girilip, kara tahta karşısında abc’nin öğrenildiği bir süreçse, bunlar onun hayatında hiç olmadı. Sadeliği sabrındaydı. Söyleme gücü öğrenme yeteneğinin işareti oldu.
Bir söz ve söyleyiş deryasının içerisine doğdu. Kitabi sözlerin, yalınkat bilgilerin çok uzağındaydı. Büyük bir hayat birikiminde, içini bu hayatın doldurduğu irfan okulunda yetişti. Uğradığı her obadan sesine sözcük doladı, her ozandan ruhuna sesler kazıdı. Parmaklarını hasretle nakışladı. Konser salonlarında çalıp söylediği gibi düğünlerde, köy odalarında, özel içki sofralarında da çalıp söyledi. Bir şey istemezdi. Verirlerse alırdı. Bu onun hayatı karşılama biçimiydi, öyle de uğurladı. Bozlaklarla çoğaldı, onlara sığındı.
Hayatını resmeden bir feryat dağıdır onda bozlaklar. Dağ oldu yüceldi, bulut oldu ağdı, feryadıyla bütün bir Anadolu’yu çınlattı.
Bozkır ortasında bir yanardağ fışkırmasıdır Muharrem Ertaş’ın sesi. Geleneği taşıdığı gibi taşınmasına da katkıda bulunarak çıraklar yetiştirir. Başta oğlu Neşet Ertaş ve Keskinli Hacı Taşan onun mektebinden yetişmiş isimler arasındadır.
Biriktiren ve aktaran bir sanatçıdır. Kaynakların söylediğine bakılırsa, Muharrem Ertaş’ın 300 kadar şiir ve koşmayı bozlağa dönüştürdüğünü görürüz. Okuduğu türküler arasında başta oyun ve halay türküleri olmak üzere Âşık Garip, Dadaloğlu, Karacaoğlan, Âşık Said, Pir Sultan Abdal’dan da pek çok eser olduğu bilinmektedir. Kişisel arşivler hariç, sadece TRT Halk Müziği repertuarı ve Millî Folklor Araştırma Dairesi Arşivi’ne 100’ün üzerinde bozlak, halay, kıvrak oyunlar ve hikâyeli türkü kazandırmıştır.
Yirminci yüzyıl, Orta Anadolu geleneksel müzik aktarımında özel bir yere sahiptir. Saz ile sözün ortaklığını ozan, sezgi ve birikiminin imbiğinden geçirir, öyle havalandırır. En sıradan meclislerde bile sözün anlam zenginliğini sesinin karakteristik rengi ile buluşturan pek az sanatçıdan biridir. Ardında: “Kalktı Göç Eyledi Avşar Elleri”, “Şu Yalan Dünyadan Usandım Doydum”, “Güzel İzmir Duman Gitmez Başından”, “Gönül Ne Gezersin Seyran Yerinde” gibi yüzlerce deyiş ve bozlakların yanı sıra “Karanfil Suyu Neyler”, “Sebep Mezerinde Yosunlar Bitsin”, “Deniz Dalgasız Olmaz”, “Evlerinin Önü Marul”, “Bilmem Böyle Neden Soldun” gibi kırık havalar bırakan kaynak kişi Muharrem Ertaş’tır. Bunlar derlenen ve kayda alınabilinenlerdir. Bir de havalandırıp gökyüzüne saldıkları var ki onları da bin nice yıl içinde duyup söyleyeceğizdir.
Gurbeti, içinde yaşayan insanlardandır Muharrem Ertaş. Uzağı yakın bilmek bundandır. Âşık tipi sanatçı geleneğine özgü icraları ile tipik ozan ama aynı zamanda ait olduğu Abdal kültür geleneği içinde kendine mahsus bir sanatçıdır. Kendi evinde gurbette, kendi diyarında ‘garip’tir. Değişen hayat şartları içinde taçlandırıldığı da olmuş ama keşfini başaramadığı türlü olayların düş kırıklıklarını da yaşamıştır. Yitirmiş, yalnızlaşmış, gurbeti sinesine gömmüş biridir. O bakımdan da oğlu Neşet Ertaş için bozlak havasında söylediği deyiş bir bülbül yaralanmasıdır.
“Niye garip garip ötüyon bülbül
Yoksa sen de bahtı karalı mısın
Durmaz feryad edip coşuyon bülbül
Sen de benim gibi yaralı mısın”
Abdal müzik geleneği içinde kendine özgü gırtlak nağmeleri, çarpma ve titretme trilleri ile ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Ses genişliğinin yanı sıra sazı çalma tekniği de kendine özgüdür. Seçtiği deyişler, havalandırdığı şiirlerdeki tavrı “yiğitçe eda” çok az sanatçıda vardır. Muharrem Ertaş geleneksel olanla tarihsel olanı şahsında toplayan ve bir aktarıcı olarak icra yeteneği yüksek biridir.
3 Aralık 1984 yılında Hak’ka yürüdüğünde bin yıllık bir ömrü geride bırakmış deneyimle 71 yaşındaydı. Doğduğunda yakasına yapışan yoksulluk ömrünün son günlerinde de yanından ayrılmamış, onu bir deri bir kemik bırakmıştı. En büyük maddi varlığı ise şimdi anıtında da terkini vermeyen eşeğiydi.
Modern dünya insanı giderek yalnızlaştırdı. Kentler büyüdü ama insanın evreni küçüldü. Kalabalıklar çoğaldı ama dayanışma azaldı. İnsan artık aynı apartmanda yaşadığı komşusunun acısını bilmez hale geldi. Her şey hızlandı fakat hayat derinliğini kaybetti. Oysa Anadolu’nun eski halk bilgeliğinde insan tek başına var olamazdı. Acı ortak yaşanır, yas paylaşılırdı. Düğün de ölüm de birlikte taşınırdı. Çünkü […]
Devamını Oku
“Ankara Zeybeği”, “Şeker Oğlan”, “Atım Arap” “Misket”… Kulağımızda yankılanan bu Ankara havalarının unutulmaz yorumcularının başında tartışmasız Bayram Aracı gelir. Halk Müziği tarihinde bazı isimler vardır ki yalnızca bir icracı olarak değil, ortaya koydukları tarz, sergiledikleri duruş ile bir eşik figürü olarak anılmayı hak eder. Bayram Aracı, işte bu eşiklerin insanıdır. 1920’de Elmadağ’da doğmuş, 1969’da İstanbul’da […]
Devamını Oku
DÜŞLER KENTİ ANKARA Öyle değil midir? Ankara’nın bir “düşler kenti” olduğunu 1987’den beri haykırırım, da herkes duyar mı, kimse duymaz mı? Kimisi duyar da duymazdan mı gelir? Bastığı toprağı ayağının altında kendi varlığı için anıt kaidesi ya da çöp zannedenler ayırt etmez, edemez zaten bunu. Bir de portal alanı çizmişim Ankara Ankara Güzel Ankara şiir […]
Devamını Oku
Ankara, her bir sokağında ayrı bir hikâyenin, her köşesinde farklı bir dönemin izini taşıyan bir şehir. Bu nedenle var olan binaları, parkları, sokakları, caddeleri ve mekânları da bizlere çok şey anlatabiliyor. Cumhuriyet modernizminin planlı başkenti olma mirasını omuzlarında taşıyan bu şehir, bu güçlü mirasla birlikte kendini yenileme potansiyelini de her zaman bağrında saklar. Bugünlerde Çankaya’nın […]
Devamını Oku