Ahmet İnam
Tüm Yazıları
Bir Düşüngenin Ankara’sı
Ana Sayfa Tüm Yazılar Bir Düşüngenin Ankara’sı

On sekiz yaşımda Ankara’da düşünceye düştüğümde (1965), Ankara bozkırdı. Aydınlıktı. Toprak kokuyordu. Kuytuları vardı. Saklanılacak dip köşeleri… Nasıl düşünmez insan, bundan altmış yıl öncesinin Ankara’sına düşer de… Orada üşür, orada öğrenir, orada duyar da… Bir dur durak bilmez düşüngen olarak bin dokuz yüzün altmışlı yetmişli yıllarında  Cebeci’deki Milli Müdafaa Vekâleti’nin öğrenci yurdundan sabahın köründe çıkıyorum. […]

On sekiz yaşımda Ankara’da düşünceye düştüğümde (1965), Ankara bozkırdı. Aydınlıktı. Toprak kokuyordu. Kuytuları vardı. Saklanılacak dip köşeleri… Nasıl düşünmez insan, bundan altmış yıl öncesinin Ankara’sına düşer de… Orada üşür, orada öğrenir, orada duyar da…

Bir dur durak bilmez düşüngen olarak bin dokuz yüzün altmışlı yetmişli yıllarında  Cebeci’deki Milli Müdafaa Vekâleti’nin öğrenci yurdundan sabahın köründe çıkıyorum. Ankara’ya kasım ayının aydınlık bir gününde düşünceden bakmak için. Düşünen şiirden, düşünen türküden, düşünen gönülden Ankara’yı şöyle bir dolanmak için. Erken açılmış bir pastanenin önünden geçiyorum. Kızılay’a doğru yürürken Mülkiye’nin oralarda solda bir kitapçı var. Vitrininde hukukla, siyasetle, tarihle ilgili kitapların yanında Hilmi Ziya Ülken’in Bilgi ve Değer’ini görüyorum. Bekliyorum sabırsız, kitapçının gelip dükkânını açmasını. Bu arada Mülkiye binasından gelen geçmişe ait görüntüleri, sesleri yaşıyorum: Cemal Süreya, Ece Ayhan, Sezai Karakoç geçiyorlar önümden, şiir sarmış çevrelerini. Mümtaz Soysal’ı görüyorum dünyayı sorgulayan gözlükleriyle, derse gidiyor, çıkınca arkadaşlarıyla voleybol oynayacak. İlber Ortaylı’yı da görüyorum, yanındaki genç öğrenciye Foucault’yu anlatıyor. Sonra kitapçı gelip dükkânını açıyor. Kitabı alıyorum. Artık bana uyku haram. Felsefe zıpkınını yiyip iflah olmaz düşünce yaralarımı onarmaya çalışıyorum.

Mülkiye’nin oralarda Eğitim Fakültesi kurulmuş. Dibinde Basın Yayın Yüksek Okulu var. Kimi mi görüyorum? Ünsal Oskay, yıllar sonra meşin ceketiyle motosikletinin arkasına Zeki Müren’i bindirmiş, Boğaz Köprüsü’nden geçerken bana göz kırpıyor. Eğitim Fakültesi’nde cüppesinin içinde ince bedeniyle Hilmi Ziya Ülken’i görüyorum. Yanında Füsun Altıok gülümsüyor.

Yürüyorum yukarıya Kızılay’a doğru. Ankara Koleji’nin önünden geçiyorum. İngilizce bozkırın toprağına yağıyor. Sıhhıye’ye doğru döndüğümde köşede büyükçe bir kitapçı var. Ciltli, kalın, büyükçe yabancı dillerden kitaplar getiriyor. İlgi çok. ‘Bilim Felsefesi’yle ilgili bir kitap alıp Piknik’e içmeye gidiyorum (O zamanlar bir öğrencinin cebinde otuz kırk dolarlık bir kitabı alabilecek parası olurdu!). Mete Tunçay ve Ergin Günçe ile selamlaşıyoruz. Mete Tunçay hazırladığı bir kitap için Hume’dan bir metni çevirip çeviremeyeceğimi soruyor. Ergin Ağabey’le gülüşüyoruz. “Ayı Mete işi çeviriye vurdu.” diyor.

Piknik’ten çıkınca Cemal Yıldırım’a rastlıyorum. “Yahu Ahmet, bu adamların bilim konusunda balonlarını patlatmaktan yoruldum” diyor. “Bilimin ne olduğunu bir türlü anlamıyorlar!” Biraz ileride Teo Grünberg’in sesini duyuyorum; Raşel Hanım’la tartışarak yürüyorlar. Teo Bey eşi Raşel Hanım’dan Quine’a göndereceği makalesini bir an önce daktiloya geçirmesini istiyor. Selamlaşıyoruz.

Sıhhıye’ye doğru yürüyorum. Postanenin önünden geçerken takım elbisesinin şıklığıyla Arda Denkel’i görüyorum. “Oxford’la yazışıyoruz. Doktoraya gideceğim.” diyor. Kutluyorum. Telaşla uzaklaşıyor.

Büyük Sinema’nın önünden geçerken Erdal Öz sesleniyor: “Yeni öykü kitapları çıktı bir ara gel de bir bak.” Dil Tarih’in oralardan Niyazi Berkes’in, Behice Boran’ın, Pertev Naili Boratav’ın konuşmalarını duyar gibi oluyorum, bin dokuz yüz kırklardan, “Bu ülkeye sesimizi duyuramadık, dünyaya duyuracağız.” Fakülteye yaklaşınca önümden geniş gövdesiyle Nusret Hızır geçiyor. Yanında yürüyen Aydın Sayılı’ya Beethoven’in bir senfonisinin Bach müziğinin mantıksal yapısından nasıl farklı olduğunu anlatmaya çalışıyor.

Öğleye doğru Dil Tarih’in kapısından içeri giriyorum. Felsefe katına çıkıp yürürken sınıflardan birinden Ioanna Kuçuradi Hoca’nın güzel Türkçesini duyuyorum. İçerde Albert Camus anlatıyor. Merdivenlerden inerken çevremdeki öğrenciler amfinin önünde Necati Akder’in dersine girip girmemeyi tartışıyorlar. “Çocuklar siz girmeyecekseniz bari ben gireyim” deyip usulca kapıyı aralıyorum. Hoca, Hegel’de “bedbaht şuur” problemini anlatıyor. İçimden “Hegel’in değil hocam, asıl benim bedbaht şuur problemim var” deyip geldiğim gibi usulca amfiden çıkıyorum. Ulus’a doğru yürürken önümden sert adımlarla Necati Öner geçiyor. Yanındaki arkadaşına Fransa’daki çalışmalarını bir yıl daha uzatacağını söylüyor.

Bit pazarının oralardan Hamamönü’ne çıkıyorum. Mehmet Âkif’in İstiklâl Marşı’nı yazdığı Taceddin Dergâhı’nın önünde biraz soluklanıyorum. 

Anadolu, düşünce kaynıyor. Arayan, araştıran düşünce… Bu düşünceleri ışıtan birkaç insana rastladım yürüyüşümde. Bugün seksen yaşına yaklaşan bir düşüngen olarak hakikati aşkla arayan insanlara Ankara’nın bir yuva olması gerektiğini düşünüyorum. Yıllar önce Nusret Hızır’la Ankara’daki genç akademisyenlerin “Viyana Çevresi”, Frankfurt Okulu gibi bir “Ankara Çevresi” düşünce okulu oluşturmaya çalıştıklarını anımsıyorum. Bu topraklar, köklerindeki yaşam enerjisiyle doğacak genç düşünürlerini bekliyor.

Yazarın Diğer Yazıları
Bir Düşüngenin Ankara’sı

On sekiz yaşımda Ankara’da düşünceye düştüğümde (1965), Ankara bozkırdı. Aydınlıktı. Toprak kokuyordu. Kuytuları vardı. Saklanılacak dip köşeleri… Nasıl düşünmez insan, bundan altmış yıl öncesinin Ankara’sına düşer de… Orada üşür, orada öğrenir, orada duyar da… Bir dur durak bilmez düşüngen olarak bin dokuz yüzün altmışlı yetmişli yıllarında  Cebeci’deki Milli Müdafaa Vekâleti’nin öğrenci yurdundan sabahın köründe çıkıyorum. […]

Devamını Oku
Nıetzsche, Oruç Aruoba, Ankara’da, Gölbaşı’nda

ORUÇ- Ne haber Molla, nasılsın? BEN- Aa! Oruç! Oruç Aruoba! Gel otur şöyle! Sana bir şeyler söyleyeyim. Ne içersin? Gölün kıyısında oturmuş düşünüyordum. Ne zamandır görüşmedik seninle, konuşur özlem gideririz. ORUÇ- Lan Molla! Eskiden de böyle tuhaf biriydin. Ben öldüm oğlum, haberin yok mu? BEN- Tıbben ölmüş olabilirsin. Benim için hiç ölmedin. Ben hep gidip […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku