Açık açık sorayım: Siz yeniyi eskiticilerden misiniz? Yeniyi hiç yaşayamayanlardan? Dokunduğunuz her şeyi eskitenlerden? “Zaten güneşin altında yeni bir şey yok” diyenlerden. Öyle mi diyorsunuz? Öyleyse göğün üstüne bir bakınız. Evren yeniyi deniyor. Evren o demek: Yeniyi deneyen. Gördüğümüz düzenlilikler, hani doğa yasaları dediğimiz, her an yenileniyor. İlkbahar, yaz, sonbahar kış. Devreden bir şey var. […]
Açık açık sorayım: Siz yeniyi eskiticilerden misiniz? Yeniyi hiç yaşayamayanlardan? Dokunduğunuz her şeyi eskitenlerden? “Zaten güneşin altında yeni bir şey yok” diyenlerden. Öyle mi diyorsunuz? Öyleyse göğün üstüne bir bakınız. Evren yeniyi deniyor. Evren o demek: Yeniyi deneyen. Gördüğümüz düzenlilikler, hani doğa yasaları dediğimiz, her an yenileniyor. İlkbahar, yaz, sonbahar kış. Devreden bir şey var. Sanki aynı şeyler oluyormuş gibi. Öyle değil ama… Her an yeni.
İtiraz edin deyin ki: “Sen de her şeyi yeniliyorsun.” Elbette. Yeni benim gözümdedir. O göz gösterir, sizin eski dediklerinizdeki yeniyi. Gözüm yeni. Görme gücüm yeni. Bana eski bir şey gösterin, ondaki yeniyi hemen göstereyim size.
“Oyunu bırak” deyin bana. Deyin ki, geçmiş, şimdi, gelecek. Geçmiş zaten geçmiş. Şimdi, yeni mi eski mi belli değil. Bir tek gelecek kalıyor. Adı üstünde o, “gelecek”. Henüz gelmedi. Demek ki neymiş? Yeni falan yok. Her an mazi. Geçmiş. Eski.
“Bir dakika” desin, bir güngenci. Gün ölçen. Zaman ölçen. Saatçi. Zaman bilgesi. Sözcüklerle oynamayın. Çıkıp her şey yeni demek de var, her şey eski de. Bir sofist girmişse içinize. Mantıkla da dans edersiniz sözcüklerle de. Sofist nicedir yaşıyor bu gezegende. Hele teknolojinin zekâ olduğu bu çağda hepimiz biraz sofistiz. Ağzı laf yapan, gerçeği eğip büken. Gerçeği yalan, yalanı gerçek kılan. İşte bu yeni değil. Kötünün, kötülüğün yenisi olmaz. Neden mi? Kötü ufuk açmaz. Canımıza can katamaz. Bize yaşama sevinci duyurmaz. Kötü, bu gezegendeki yaşamı daraltan, baskılayan, yaşamın yaşam olarak yaşamasını, serpilmesini, çiçek açmasını engelleyendir.
Yeni, iyi olandır. Can veren, dönüştüren, yaşama sevincini çoğaltandır. Farklı olan, ilk defa olan, daha önce olmayan kötüye yeni demiyorum. “Yeni bir kitap aldım” diyorsunuz örneğin. Ne malum “yeni” olduğu? İyiyse yeni, kötüyse eski. İyi olduğunu nasıl anlayacağız? Kendi yaşamımıza etkisinden. Bizi çoğaltıyor, zenginleştiriyor, karanlıklarımızı fark ettiriyor, içimize bir ışık tutuyorsa iyidir (Belki sonraki deneyimlerimizle “iyi” olmadığını görebiliriz). İyi değilse kesinlikle kötüdür diyemeyiz. “Öyle bir kitap işte, okudum geçtim. Ufkumu açmadı ama canımı da sıkmadı.”
Demek ki, ilk kez olanın yeni olabilmesi için iyi olması gerekiyor. Her yeni iyidir de her iyi yeni olmayabilir. Temel soru şu: Yeninin ahlakla ne ilgisi var? Burada “iyi” ve ”kötü” alışılagelen anlamda birer “ahlak” değeri değil. Kendi özerk kararlarımızla durumumuza yüklediğimiz anlamlar.
Yeninin budalası olmamak için yeniye yenileyen gözle bakabilmeli. Yeni budalalığı nedir? Her şeyim yeni olsun tutkusu. Dünyaya egemen olan düzenin çarkları “yeni”yi pazarlıyor. Her ürün yeni, biraz sonra eskiyecek yeni. Manasının anlaşılmadığı, bu gidişle anlaşılamayacağı yeni. Düzenin sürekli akıp gitmesini sağlayan yeni. Hızla eskiyerek tek düzeliği koruyan yeni. Dayatılan, bastırılan yaşamda yeni olmaz. Orada yaşam yaşamıyordur çünkü. Yaşam yaşamıyorsa zaman yerinde sayıyordur. Aldatıcı bir saat zamanı vardır orada. Mevsimler değişir, yıllar geçer, insanlar yaşayamayan bir yaşam içine sıkışıp, döner dururlar.
Teknolojik dönüşümlerin sürekli olduğu, yapay zekânın, gen teknolojilerinin, milyarları öldürebilecek silah üretimlerinin çağında bize ardı ardına “yenilikler” sunuluyor. Yeniyi görecek gözümüz, yeniyi arayacak kararlılığımız gelişmediği sürece yalancı yenilerle aldatılacağız.
Yeni, yaratılacak bir dünyanın olanağını görebildiğimiz noktada başlar. Daha yaşanası bir dünyayı düşleyebildiğimiz zaman yeninin kapıları açılmaya başlar. Geçmişin yanılgılarından, başarısızlıklarından, düş kırıklıklarından, felaketlerinden öğrenebildiğimizde, yeniyi görebileceğimiz pencerelerin önündeyiz demektir.
Uyduruk, yalancı yenilerle bizi sürekli eskiten düzeni fark ettiğimizde, yeninin eşiğinde, dünyaya açılan ufukta bambaşka bir gerçekliğe bakmaktayızdır.
Açık açık sorayım: Siz yeniyi eskiticilerden misiniz? Yeniyi hiç yaşayamayanlardan? Dokunduğunuz her şeyi eskitenlerden? “Zaten güneşin altında yeni bir şey yok” diyenlerden. Öyle mi diyorsunuz? Öyleyse göğün üstüne bir bakınız. Evren yeniyi deniyor. Evren o demek: Yeniyi deneyen. Gördüğümüz düzenlilikler, hani doğa yasaları dediğimiz, her an yenileniyor. İlkbahar, yaz, sonbahar kış. Devreden bir şey var. […]
Devamını Oku
On sekiz yaşımda Ankara’da düşünceye düştüğümde (1965), Ankara bozkırdı. Aydınlıktı. Toprak kokuyordu. Kuytuları vardı. Saklanılacak dip köşeleri… Nasıl düşünmez insan, bundan altmış yıl öncesinin Ankara’sına düşer de… Orada üşür, orada öğrenir, orada duyar da… Bir dur durak bilmez düşüngen olarak bin dokuz yüzün altmışlı yetmişli yıllarında Cebeci’deki Milli Müdafaa Vekâleti’nin öğrenci yurdundan sabahın köründe çıkıyorum. […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]
Devamını Oku