Ahmet İnam
Tüm Yazıları
Ankara Tıngır Mıngır
Ana Sayfa Tüm Yazılar Ankara Tıngır Mıngır

Salâh Ağabey’ime (Salâh Birsel)  bir vakitler sormuştum: “Salâh Abi, sen Boğaziçi Şıngır Mıngır diyorsun, ben de ‘Ankara tıngır mıngır’ dersem, ne dersin?” Bir şey demedi, elbette. Nedenini çok sonraları anladım. Salâh Bey Tarihi’nde yerim yoktu. Düşündüm. Ankara Sevinci için “Ankara takur tukur” desem olmaz, kuru olur çünkü; “Ankara tiril tiril” desem, resmi giysiler için uygun […]

Salâh Ağabey’ime (Salâh Birsel)  bir vakitler sormuştum: “Salâh Abi, sen Boğaziçi Şıngır Mıngır diyorsun, ben de ‘Ankara tıngır mıngır’ dersem, ne dersin?” Bir şey demedi, elbette. Nedenini çok sonraları anladım. Salâh Bey Tarihi’nde yerim yoktu. Düşündüm. Ankara Sevinci için “Ankara takur tukur” desem olmaz, kuru olur çünkü; “Ankara tiril tiril” desem, resmi giysiler için uygun ama Ankara’nın her yanı resmi değil. Canlı, heyecanlı. Mahzun. Yerlerine beton binalar dikilen üzüm bağlarının Dionysos’a yakınmalarını az duymadım ben. “Ankara mışıl mışıl” desem ayıp olur, “Ankara harıl harıl” desem de. Ben iyisi mi Salâh Ağabey’ime sunduğum gibi “Ankara Tıngır Mıngır” diyeyim, çünkü bu seste “sevincin se-si” çıkıyor.

Bir kez Ankara bir “yer.” Bu gezegende görmüş geçirmiş bir “yer.” Bu yerin “tinini” (ruhunu), varsa cinini duymadan sevincini nasıl duyarsınız? Tini ve ciniyle duyulur Ankara sevinci (Cin=Daimon. Platon’un, Diotima Ana’nın Aşkı!).

Böylesi bir sevinci nasıl yaşayabilirim diye düşlere daldım. Bir düş deneyi (Träume Experiment) yaşamaya karar verdim. Düşünce deneyi (Gedanken Experiment) bilim ve düşünce insanlarının işi. Ben düşçü biri olarak düşlerle (Träume) deney yaparım. Laboratuvarım göz kapaklarımın arkasındadır.

Bu deneyi yapabilmem için müziğe gereksinimim var. Udumu yıllarca dokunulmadan durduğu yerden, tavan arasından indirip çalarak deneye başlamalıyım. Gerçek şu ki, yıllarca uğraşıp da bir türlü doğru dürüst çalmayı öğrenemediğim için yalnızlığa terk ettiğim bir uddu o. Şimdi sevincimin sesini duymak için çalacağım. Bu kez başaracağım. Sevinç insana udunu çaldırır.

Çalacağım da ne çalacağım? İstersem hemen bir beste yapar, kendi bestemi çalarım ama o zaman da örneğin Sadettin (Kaynak) Ağabey’ime ayıp olur. Hele Selahattin Pınar’ın o ağır, içli hüznüne. İyisi mi çalmaya raks aksağı bir hüseyni ile başlayayım: “Güller Koymuşsun Vazoya/ Yanakların Gülden Oya/ Eğildikçe koklamaya/ Güller Güllere Karışır.” Sevincimin sesi bu sözleri dönüştürüyor: “Sevinç koydum ben oraya/ Bulun araya araya/ Varırsanız Ankara’ya/ Düşler düşlere karışır.” Altmış yıldır ben Ankara sevincini hep tenha ara sokaklarda, oralardaki nadir insanlarla, nadir ağaçlarla yaşadım.

Udumu sırtıma vurup faytoncu Ömer’i arıyorum. (Homeros diyorum ona) “Ömer hazırlan, bu gece üçten sonra Ankara caddelerinde sevince çıkacağız. Faytonun iki yanındaki lambaları yanık olsun. Körüğü aynalı olsun” (Bir Yozgat türküsünde aynalı körük olmazsa ben gelin gitmem deniyor. Orada körük hem fayton körüğü hem de o yörede gölük diye anılan eşek ya da at anlamında. Ben de o gelin gibi aynalı körük ısmarlıyorum Homeros’a).  Fayton’u (Φαέθων) Homeros’ta keşfettim. Güneş Tanrısı Helios’un oğlu. Arabasıyla göklerde dolaşıyor. Ben de Ömer’in faytonuyla Ankara caddelerinde dolaşacağım. Kızılay’dan Cebeci’ye, oradan Ulus’a uzanacağım. Atların çektiği faytonla değil elbette. Ankara’da faytonla ancak onlar için ayrılmış parklarda dolaşabilirsiniz. Altınpark, Sincan Park gibi. Ömer o parklardan geliyor.

Ömer, Homeros dediğim, sevincimi nasıl yaşayacağımı anlıyor: “Faytonla sokaklara çıkamayacağımıza göre, şöyle yapacağız: Faytonu kamyonun arkasına koyarız, sen de faytonun içine girer oturursun udunla. Korkma faytonun iki yanındaki lambalar yanık olacak.” – “Peki ama Homeros, böylesi pek komik olmuyor mu, sünnet çocukları gibi kamyonun üstünde, faytonun içinde?” – “Senin sevinçlerin zaten çoğu kez tuhaf olmamış mıdır? Farklı bir Ankara yaşayacaksın gün doğumuna kadar. Bakarsın Dionysos bile çıkabilir karşımıza bir sokak başında.”

Haklıydı Ömer. Fayton, Ankara, Sevinç, Homeros’la birlikte böyle yaşanabilirdi. Udumu gecenin sesini bastırmamak için yavaşça çalacaktım. Ömer belki de karşımıza Dionysos çıkar derken benim müziğimle dalga geçiyordu. Durumumuzda trajik olan hiçbir şey yoktu. Kamyonun arkasındaki süslü, lambalı körükle ancak bizim Samsatlı Loukianos’un hicivlerine konu olabilirdim. Ömer ben faytona binerken, “inşallah tanıdık birilerine rastlamayız” diyordu. Ömer’i sakinleştirdim: “Bakarsın yola çıkar çıkmaz Helios oğlu Faethôn alır bizi uçurur Ankara semalarında, şu acılı, kaygılı dünyayı biraz olsun gülümsetiriz.”

Yazarın Diğer Yazıları
Ankara Tıngır Mıngır

Salâh Ağabey’ime (Salâh Birsel)  bir vakitler sormuştum: “Salâh Abi, sen Boğaziçi Şıngır Mıngır diyorsun, ben de ‘Ankara tıngır mıngır’ dersem, ne dersin?” Bir şey demedi, elbette. Nedenini çok sonraları anladım. Salâh Bey Tarihi’nde yerim yoktu. Düşündüm. Ankara Sevinci için “Ankara takur tukur” desem olmaz, kuru olur çünkü; “Ankara tiril tiril” desem, resmi giysiler için uygun […]

Devamını Oku
Yeni Ne Zaman Yenilenecek?

Açık açık sorayım: Siz yeniyi eskiticilerden misiniz? Yeniyi hiç yaşayamayanlardan? Dokunduğunuz her şeyi eskitenlerden? “Zaten güneşin altında yeni bir şey yok” diyenlerden. Öyle mi diyorsunuz? Öyleyse göğün üstüne bir bakınız. Evren yeniyi deniyor. Evren o demek: Yeniyi deneyen. Gördüğümüz düzenlilikler, hani doğa yasaları dediğimiz, her an yenileniyor. İlkbahar, yaz, sonbahar kış. Devreden bir şey var. […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Çocuk Olmak

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]

Devamını Oku
Ankaram = Anadolum…

Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]

Devamını Oku