1894 yılında dünyaya geldiğinde, Osmanlı, 1856 Kırım Savaşı’nı geride bırakmış, 1892 Osmanlı-Yunan Savaşı’ndan yeni çıkmıştı. Ateş çemberi son bulmamış, yangın daha da yayılmıştı. 1911 Trablus, 1912 Balkan, 1914-18 Büyük Dünya ve nihayet Kurtuluş Savaşı… Eli kalem tutan, dili yeten çok kimse dört yıl kanlı boğuşma halinde süren Birinci Dünya Savaşı’na niçin girdiğimizi bugün bile […]
1894 yılında dünyaya geldiğinde, Osmanlı, 1856 Kırım Savaşı’nı geride bırakmış, 1892 Osmanlı-Yunan Savaşı’ndan yeni çıkmıştı.
Ateş çemberi son bulmamış, yangın daha da yayılmıştı. 1911 Trablus, 1912 Balkan, 1914-18 Büyük Dünya ve nihayet Kurtuluş Savaşı…
Eli kalem tutan, dili yeten çok kimse dört yıl kanlı boğuşma halinde süren Birinci Dünya Savaşı’na niçin girdiğimizi bugün bile yeterince anlatamasa da, kardeşlerini bu savaşa kurban veren Anadolu kadını biliyor.
“Mektup saldım da varmadı,
Tel vurdum aynı gelmedi
Alamanya harbeylesin
Gayri kardaşım kalmadı”
(Bir Avşar ağıdından)
Onun dahil olduğu gelenek, bu sezginin beslendiği birikimdi.
Türkiye Cumhuriyeti, bu büyük savaşların ardından kuruldu. O henüz 16 yaşındaydı.
Sabrı saklısından eksik etmez, yüreğinin yetmediğine değil aklının ermediğine uzak dururdu.
Köklü bir gelenekten besleniyordu. Bu gelenek öğrenmek kadar aynı zamanda hali anlama ve hali anlatmadır. Gözlerini yitirmiş olmanın Veysel’in duygu dünyasında yaratmış olduğu tahribatı, küskünlük ve teslim olma hali yerine bir yeniden başlamaya dönüştüren, bu sevme halidir. Sazla tanışma, iç dünyasına deyiş ve türküleri dahil etme hali önemli bir değişikliğe yol açar. Onu topluluğun dışına değil içerisine dahil eder. Bunu oluşturan, Cumhuriyet kurumları ve Cumhuriyet’le birlikte sosyal hayatta gerçekleştirilen yeniliklerdir. Halkevleri, Köy Enstitüleri, hem fizik olarak hem de ruh olarak sağlıklı toplum yaratmanın ciddi adımlarıdır. Âşık Veysel bu iklimin insanıdır.
Trajediden Umut Doğurmak
Âşık Veysel’in hayatı, bir Cumhuriyet öyküsüdür. Türlü acılar, zorluklar içerisinde, mücadeleden vazgeçmemeyi öğrenmiş biridir. Teslim olmak yerine yaralarını sarmasını öğreten bir hayat bilgisine sahiptir.
Anne babası, seferberlik sonlarına doğru “belki biz ölürüz ve kardeşi Veysel’e bakamaz” düşüncesiyle Veysel’i Esma adında, kendisinden yaşça oldukça küçük, akrabalarından bir kızla evlendirir. Esma’dan bir kızı, bir oğlu olur Veysel’in. Oğlan çocuğu daha on günlükken annesinin sütü ağzında ölür. Veysel’in acıları bununla da bitmez, talihsizlikler üst üste gelir. 1921’in 24 Şubat’ında annesi, ondan on sekiz ay sonra da babası ölür. Bu arada bağ bostan işleriyle uğraşır Veysel. Köye de birçok âşık gelip gitmektedir ve Karacaoğlan, Emrah, Âşık Sıtkı, Âşık Veli gibi saz şairlerinden çalıp söylemektedirler. Köy odalarındaki bu âşık fasıllarından Veysel de geri kalmaz.
Ağabeyi Ali’nin bir kız çocuğu daha olunca çocuklara ve işlere bakması için Hüseyin adında bir azap (hizmetkâr) tutarlar. Bu hizmetkâr ileride Veysel’in bağrında açılacak başka bir yaranın da sebebi olacaktır. Bir gün Veysel hasta yatarken, eşi Esma’yı kandırarak kaçırır bu yanaşma. Veysel’in acılı yaşamına bir acı daha eklenir böylece.
Karısı bir başına bırakıp gittiğinde kucağında henüz altı aylık kızı varmış. İki yıl kucağında gezdirmiş, ne çare o da yaşamamış. Bir şiirinde dile getirdiği gibi:
“Talih çile kader sözü bir etmiş,
Her nereye gitsem gezer peşimde.”
Onu Sivralan’dan dışarıya taşıyan geniş bir dünyaya tanıtan çağdaş Cumhuriyet’in varlığı olmuştur. Sivas Âşıklar Bayramı, ardından Cumhuriyet’in 10. Yılı dolasıyla yapılan şiir yarışması, köy ve kasaba sınırlarından büyük kentlere ve gazete, radyo gibi yeni iletişim araçlarıyla bütün yurda yaymıştır ününü. Ancak ondaki bu açılma isteği, hayatı devam ettirme ve trajediyi azaltma hissidir. İleriki yaşamında tercihlerinin bir bilinçle örüldüğünü rahatlıkla görürüz. Kent olanaklarını kullanmak ile köy sakinliği ve kendi engelliliğinin oluşturduğu olumsuzluğu dengelemek bakımından hep bilinçle hareket eder. Kentlerdeki etkinliklere katılır, konserler verir, ahbaplarını ziyaret eder, onlarla söyleşir ama nihayetinde köyüne döner çünkü ruhen olduğu kadar fiziken de köyünün hâkimidir. Zira Veysel ve onun gibi doğanın dilini köklü bir tecrübeyle pekiştirmiş olanlar, doğanın kurallarıyla yaşama tecrübesini bilince dönüştürmüş insanladır.
Bilinç İnsanı
Âşık Veysel derleyen, söyleyen, yayan insandır. Kendisini, önceki kuşaktan ayıran niteliklerin farkındadır. Bunu sağlayan Cumhuriyet kurumlarının da bilincini taşır.
Köy Enstitüleri’nde öğreticilik yapar. Bir türküsünde, ““Uyarın köylüyü, varsın ayılsın/ Enstitü kuvveti yurda yayılsın /Herkes kazancının yolunu bilsin /Öğretmenler iz gösterir, yol yapar.” der.
Çok sevilen türkülerinin bir bölümü buralarda söylediği ürünleridir. “Esti bahar yeli karlar eridi” ve “Ağaçlar al giydi kuşlar dillendi” şiirlerini Arifiye, “Uzun ince bir yoldayım”, “Girdim dostun bahçesine” ve “Yeni mektup aldım gül yüzlü yardan”, “Ben gidersem sazım sen kal dünyada” şiirlerini ise Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde söylemiştir.
Hasanoğlan’da öğretmenlik yaptığı dönemde coşkuyla söylediği bir türkünün ardından: “Karacaoğlan da böyle şakır mıydı?” diye sorar Yaşar Kemal. Veysel, “Karacaoğlan böyle şakıyamazdı fukara. Çünkü onun Hasanoğlan’ı yoktu.” demiştir
Onu büyük yapan, yetkinleştikçe kaybetmediği bu bilinçtir.
27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişinde, onu Dikmen sırtlarında karşılayanlar başında Seymen Alayı geliyordu. Cumhuriyet’e bir kala başkent ilan edilen Ankara, yalnızca siyasi bir merkez olmanın ötesinde, yeni Türkiye’nin kültürel ve bilimsel dinamiklerini de taşıyan bir merkez haline geldi. Bu dinamizmin önemli bir boyutu da halk edebiyatı ve folklor alanında gerçekleşen akademik ve uygulamalı […]
Devamını Oku
9-25 Şubat 2018 tarihleri arasında gerçekleşen, adını Güney Kore’nin aynı kentinden alan Pyeongchang Kış Olimpiyatları öncesinde uluslararası “Barış Paneli”ne davet edilmiştim. Dikkat çekti. Otuzdan fazla dile çevrildi, yayımlandı. Seul Üniversitesi’nde gerçekleştirilen bu konferansta yaptığım konuşmanın izleğini dedemin tohum ekerken, annemin ekmek pişirirken özenle yerine getirdiği yakarı oluşturuyordu. Tohumu toprakla buluştururken, hamuru ekmeğe dönüştürürken niyet […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku