Metin Turan
Tüm Yazıları
Binboğalardan Bir Ses: Mahsuni Şerif
Ana Sayfa Tüm Yazılar Binboğalardan Bir Ses: Mahsuni Şerif

Ev adresini bilmez bir dünyanın içindeyiz. Yürüdüğümüzden, konakladığımızdan daha çok göründüğümüzle avunuyoruz. Toplumun en açıktaki insanı, halk ozanı da böyle yarı açık cezaevi mahkûmu gibidir; mekânını yitirmiştir.   Âşık, adına indirgenmiş romantikliği bertaraf edebildiği oranda sağlamcı dizelere ulaşır. Ne var ki yeni şekillenen sosyal doku öncüllerinin sahip oldukları geleneksel eğitim kurumlarını yok etmiştir. Donanım mekânını […]

Ev adresini bilmez bir dünyanın içindeyiz. Yürüdüğümüzden, konakladığımızdan daha çok göründüğümüzle avunuyoruz. Toplumun en açıktaki insanı, halk ozanı da böyle yarı açık cezaevi mahkûmu gibidir; mekânını yitirmiştir.  

Âşık, adına indirgenmiş romantikliği bertaraf edebildiği oranda sağlamcı dizelere ulaşır. Ne var ki yeni şekillenen sosyal doku öncüllerinin sahip oldukları geleneksel eğitim kurumlarını yok etmiştir. Donanım mekânını kendisi bulmak, kendini yetiştirmek durumundadır.  Zira halk ozanı gezgindir ama birikim, sezgisel olduğu kadar deneyim aktarımıyla da ilgilidir. En yakın örneğini Neşet Ertaş’ta gördüğümüz tecrübeyle kazanılmış birikim, geleneğin zenginliğine tipik bir örnektir. Mahzuni Şerif bu halkanın belirgin isimlerinden biridir.

Ait olma hissi kadar sağlam  bir duygu yoktur. Mahzuni Şerif’in Davut Sulari, Âşık Veysel ve Pir Sultan Abdal ekseninde kendini bir yere sabitleme gayreti bu duyguyla açıklanabilir. 

Yarın telaşı da görülebilir ancak halk ozanı, bugünün tanıklığını önemser. Rahat durmaz ve rahatsız ediciliği temsilcisi olduğu kesimlerin öfkesinin ölçüsüdür. Yine en belirgin örnekliğini Mahzuni Şerif’te gördüğümüz öfke, bireysel olanın ötesine bu temsilciler aracılığıyla geçer. 

Mahzuni’nin çağı, kır ile kent arasında tercihlerin kentten yana evrildiği bir dönemi işaretler. Toplumun her bakımdan cendereye alındığı bir dönemdir. İtiraz etmeyi, itaat etmekten daha kıymetli bulur; itiraz eder: “Doğudan batıya bir ses yükselir/ Yiğitler yiğitler bizim yiğitler” der. 68 gençlik hareketiyle birlikte yükselen toplumsal muhalefetin içerisinde tercihini direnenlerden yana koyanlardandır. İtirazı karşılık bulur, türküleri, deyişleri meydanlarda seslendirilir, ortak bir haykırışa dönüştürülür.

Rahatsız edildiği için rahatsız edicidir. “Bu ne biçim adalettir/ Öldürecek zam fakiri/ Açlık en büyük nahlettir/ Öldürecek zam fakiri” dediğinde dönemin iktidarını, egemenleri rahatsız eder. 

“Vay haline vay köylerin” dediğinde başka bir fotoğrafı da yansıtır; ülkenin önemlice bir kesiminin köylülerden oluşuyor olması… Küçük üretici, çiftçi, kendine ya yeter ya yetmez sınırlı tarımsal alanlarla ayakta durmaya çalışan bir büyük nüfus… 1960’lı, 70’li yılların Türkiye’si böyle bir ülkedir. 

Ancak Mahzuni Şerif’i başka bir boyutuyla daha kavramak gerekiyor; o da müzik endüstrisinin farkında birisi olmasıdır. Sorunları evrensel boyutuyla kavrama yetisi, aynı zamanda ‘piyasa’ gerçekliğini de bilme bilincine ulaştırır. Yeni yeni denemelere girişir. Çok farklı sanatçılar tarafından seslendirilen “Domdom Kurşunu”, “Abur Cubur Adam”, “Zevzek”, “Sarhoş”, “Darıldım Darıldım” şarkıları bu ‘endüstri’ gerçekliğinin yansımalarıdır. 

Nitekim şarkılarının birbirinden ayrı yerlerde duracağı varsayılan isimler tarafından da yorumlanması, 1970’li yılların ruhundan uzak, 80’lerde şekillenmiş liberal dünyanın belirgin sonucudur. Bunu yadırgamamak gerek. Sistem bütün unsurlarıyla koordinatlarını oluşturduğunda ‘halk ozanı’ da o açık cezaevinin imkânlarını değerlendirmeye zorlanmış demektir.

Itrı’nin müsikişinas olarak bestekârlığında birikmiş farklılığı, kuşakdaşı halk şairleri arasında Mahzuni’nin de İbrahim Tatlıses, Sabahat Akkiraz, Selda Bağcan, Ersan, Cem Karaca gibi sanatçılara müzik eserleri yazmasında belirginleşir. Farklı dünya ve dönemlerin sanatçıları olmalarına, seçtikleri temayla ve üslupla da birbirlerinden farklı bir dönemi temsil etmeleri gerçekliğinde  Itri, Mevlevi ayinlerinden aldığı ruhani edayı musikiye taşırken, Mahzuni de Alevi-Bektaşi cemlerinden biriktirdiği deyiş tınısını kimi zaman marşlara kimi zaman da pop ve arabesk arasında seyreden müzikal söyleyişe taşır.  

Mahzuni Şerif, “Benim ile lokma yeyip içenler/ Gölgemin altında konup göçenler/ Sizi zalim dar günümde kaçanlar/ Ben kendi kendime çatar ağlarım” derken önemli bir kesimin ıstırabını, “Zalimin zulmü varsa, mazlumun Allah’ı var” derken de belli bir kesimin intizarını dile getirir.

Zor yılların ozanlarından biridir Mahzuni Şerif. 450 dolayında 45’lik plağı, 60 dolayında kaseti ve yayımlanmış 8 kitabı bulunuyor. Kitapları arasında geleneksel âşık tarzı şiire uygun hece ile yazılmış şiirlerin yanında, örneğin Gümüş Yelek (Ürün, 1994) gibi serbest olarak yazılmışlar da vardır. Bu onun şiirsel arayıştaki farklılığını yansıtan en önemli özelliklerinden biridir.

Üzerine ölüm yorgunluğu çökmüş bir toplumu ayağa kaldırma yahut korku bulutlarının ortalığı sardığı bir zamanda onları dağıtmaya çalışma uğraşı, ozanın devrimci niteliğidir. “Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana” diye haykırırken toplumu ümitlendirebilme duygusunu seslendirir.

Mahzuni Şerif, yurtiçi olsun, yurtdışı olsun daha yoğun olarak kendisinin de içerisinden çıktığı Alevi-Bektaşi toplulukların olduğu denli sol, sosyal demokrat ve  sosyalist bir çevrenin insanıydı. Özellikle 1960 sonrasında iletişimde bulunduğu öğrenci dernekleri, sendikalar, üniversite toplulukları onun sanatının şekillenmesinde belirleyici etkenlerden biri olmuştur.

Yazarın Diğer Yazıları
Narın Taneleri, Ocağın Ateşi, Suyun Belleği

“Çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane!” Yeni yıl her birini nefesimizle tek tek şişirip ipini sıkı sıkıya tuttuğumuz balonlarımızın yükselip yükselip birden elimizden kaçıvermesi gibi arkasından hüzünle bakıvermemiz olmadığına göre, o hayatımızı coşkulandıran cıvıltının altında neler yatıyor aramak gerek. Halk kültüründe yeni yıl “takvim değişimi” yahut dondurucu kar yağışını pencere önünde izleme yerine […]

Devamını Oku
Birikimle Direnmek

27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişinde, onu Dikmen sırtlarında karşılayanlar başında Seymen Alayı geliyordu.  Cumhuriyet’e bir kala başkent ilan edilen Ankara, yalnızca siyasi bir merkez olmanın ötesinde, yeni Türkiye’nin kültürel ve bilimsel dinamiklerini de taşıyan bir merkez haline geldi. Bu dinamizmin önemli bir boyutu da halk edebiyatı ve folklor alanında gerçekleşen akademik ve uygulamalı […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Çocuklar Düşe Kalka Büyür!

Çocukların yurdu yoktur… Tüm dünya çocuklarındır.   Ama dünya zalimleri ve delileri, en büyük kötülüğü çocuklara yapıyor…  Hele şu yakın zamanlara, Gazze’ye, Tahran’a baksanıza!.. Yemek ve su kuyruğunda açlık, susuzluk içinde çocuk fotoğrafları gelip geçiyor önümüzden… Ya da okula atılan bombalar… Paramparça olan kız çocukları… Yaralı ya da cansız bedenler.. Kahredici, hem de çokkk. * […]

Devamını Oku
Sen Olabilirsin

Bu şehirde çocuk olmak; sabah okul yolunda yanaklarına vuran ayazı, öğle vakti kaldırım taşlarından yükselen sıcaklığı, akşamüstü göğü saran puslu turuncu vedayı iyi bilmektir. Havasında, gökyüzünde, anıların ve saklı kalmış çocukluk hikâyelerinin peşine düşmek bu yüzden mümkündür. Bir şairin baktığı göğe baktığını, bir tarih sayfasında sözü geçen rüzgârların sana da dokunduğunu bilirsin. Şehrin kendisi gibi […]

Devamını Oku