Saatler boyu süren sancılara, saatler boyu incecik yağan bir yağmur eşlik etmişti. O yüzden kızının adını Çisil koydu kadın. Ufak tefek, narin bedeninden 5 buçuk kiloluk bir bebek çıkarmıştı, herkes şaşkındı. Kadın, böyle bir isim verdiği kızının 1 metre 98 santim boyunda, 124 kiloluk bir genç kız olacağını bilemezdi. Dünyaya geldikten 25 sene sonra gitmek […]
Saatler boyu süren sancılara, saatler boyu incecik yağan bir yağmur eşlik etmişti. O yüzden kızının adını Çisil koydu kadın. Ufak tefek, narin bedeninden 5 buçuk kiloluk bir bebek çıkarmıştı, herkes şaşkındı. Kadın, böyle bir isim verdiği kızının 1 metre 98 santim boyunda, 124 kiloluk bir genç kız olacağını bilemezdi. Dünyaya geldikten 25 sene sonra gitmek isteyeceğini de. Zaten bunların hiçbirini göremedi.
Çisil’in ilkokul 2’den 3’e geçtiği yaz, karı koca gittikleri mavi turdan dönemediler. Teknede kadının nefes borusuna kayısı kaçtı. O zamanlarda Heimlich manevrası da sosyal medyada bu kadar yaygın olmadığından, etraftakiler kadının sırtına vurup ağzına su dayamaktan başka bir şey yapamadı. Baş aşağı tutup sallanacak kadar minyon kadıncağız, sırtındaki yumruklardan mı, boğazına yapışan inatçı kayısı kabuğundan mı bilinmez, tekne kıyıya yanaşana kadar can verdi. Zavallı kocası perişandı. Birinin annesi, diğerinin evladı olan karısını, el sallanarak uğurlandığı eve nasıl götüreceğini kara kara düşündü durdu. Adamın da korktuğu değil ummadığı başına geldi. Cenaze aracının karıştığı zincirleme trafik kazasında, o da hakkın rahmetine kavuşuverdi. Velhasıl zavallı Çisil, 8 yaşında hem anasız hem babasız kaldı. Neyse ki anneannesi vardı. Kızının emanetine gül gibi bakacaktı. Hatta öyle iyi bakacaktı ki, sofrasından ilikli kemik sularından bıldırcın yumurtalarına, balık yağlarından harnup pekmezlerine kadar hiçbir şeyi eksik etmeyecekti. Çisil, anneannesinin tatlı eli bir yana, Uzun Ömer dedikleri büyük büyük dedesinin heybetli geniyle çabucak büyüyüp serpildi.
Çisil’in 10 yaşında uzamaya başlayan boyu, ancak 18 yaşını doldurunca durdu. Anneannesi, durumu fark ettiğinde torununun ileride yaşayacağı omurga ağrılarından çok kendine münasip bir koca bulamamasına üzüldü. Kız dediğin çıtı pıtı olmalıydı. Erkekler ise korkan, ürken, böyle durumlarda erkeğinin kolları altına giriveren, öyle olmasa bile onlara muhtaçlığını hissettiren kadınları severdi. 2 metrelik bir kız nasıl muhtaç görünebilirdi ki? Hem minyonluk kusur örterdi. Bunun hamileliği vardı, yaşlılığı vardı. Dev gibi bir kızı kim ne yapardı? Anneannesi bunları düşündükçe dertten kasvetten kararır, çarpıntısı tutardı. Torununu götürmediği doktor, gezmediği hoca kalmadı. Hatta her cuma, abdestli eliyle kızın başına üç kere vurdu ama nafile. Kız uzadıkça uzadı, serpildikçe serpildi. Henüz liseyi bitirmeden cüceler ülkesindeki Guliver gibi ortalıkta geziniyordu.
Mahalledeki çoğu kız çocuğu gibi kahverengi gözlü, siyah saçlıydı Çisil. Üstelik Allah, ileride boyuna posuna göstereceği cömertliği ta en başından burnuna göstermişti. Dersleri de pek parlak sayılmazdı. Bu yüzden hızla büyüyerek diğerlerini bir konuda geçmek hoşuna gidiyordu. Her boy atışta bunu gururla dile getirirdi. “Ben 1.60’ım ya sen?” “Ohoo, ayakkabılarım geçen sene 38’di.” Törenlerde bayrağı göndere çekmek, beden eğitimi dersinde sıranın başında durmak, basketbol takımına girmek… Bunların hepsi güzeldi. Ancak uzun boy, sporcu olmaya yetmedi. Çisil, spor konusunda öyle yeteneksiz, vücudu o kadar hantaldı ki, bir spor salonunda ancak pota direği olarak görev alabilirdi. Herkesten önce regl olduğu sene, haftalarca kanadığından okula gidemedi. Böylece takımdan da atılmış oldu.
Zaman ilerledikçe, bu büyüme işi can sıkıcı hale gelmişti. Çisil’in okul forması altına giydiği naylon çorapların ağı düşüyor, birbirine sürten bacakları sık sık pişik oluyordu. Her ay dayanılmaz karın ağrıları çektiği yetmezmiş gibi, bir de arkadaşlarının henüz bilmediği bir acıyla tanışmıştı. Anneannesinin ağdacısı Halime Hanım’ın, “Kuzum sen yabancı değilsin ama bu kızın bacaklar hem uzun hem bereketli. Senden çift tarife alırım.” diye attığı kahkahalar bile bu acıyı hafifletmiyordu.
Çisil, liseye geldiğinde boyu 1.80’e varmıştı. Elleri, ayakları kocamandı. Epey de kilo almıştı. Okul başlarken aldıkları erkek pantolonları dönem ortasında kısalıyor, anneannesi birkaç kez paça boyu açtırsa da diğer seneyi çıkarmıyordu. Çisil’in heybetli yapısı artık böbürleneceği değil utanacağı bir şey haline gelmişti. Kızlar ona nahoş lakaplar takıyor, hoşlandığı çocukların hiçbiri ona yüz vermiyordu. Okul çıkışı birlikte bir yerlere giden ilk sevgililere imrenerek bakıyordu. Anneannesinin içine düşen kurt, artık onu da kemirmeye başlamıştı. Evlenmek gibi bir niyeti yoktu ama bu gidişle sevgilisi de olmayacaktı.
Okulun son senesi, hepten içine kapandı Çisil. Okula gitmiyor, evden dışarı çıkmıyordu. Üstelik ders çalıştığı falan da yoktu. Sanki boyu uzadıkça aklı kısalmıştı. Okuduklarını anlamaz hale gelmişti. Üstelik anlamadıkça acıkıyor, acıktıkça atıştırıyordu.
Baharın tüm cıvıltısıyla uyandığı o sene Çisil, duygularını kapalı pencereler içinde eritmeye çalıştı. Birkaç rapor, biraz da hocaların göz yummasıyla 2. dönem hiç okula gitmedi. Böylece koca yanaklarını kızartan o çocuktan da kaçmış oldu. Tutmak istediği elini ancak omuzuna şaplak vururken hissettiği, kendisini uzun eşek oynarken ya da bilek güreşi turnuvası yaparken fark eden, ona “Lebron” diye seslenen Efe’den… Ancak gönül, gözden daha aptal değildi ki unutsun! Evde geçirdiği günler boyu, onu düşünmekten kendini alıkoyamadı. Velhasıl Efe, Çisil’in koca bağrında ilk gençlikten kalma bir yara olarak kaldı.
Üniversite sınavı zamanı geldiğinde, Çisil, tabir-i caizse ininden çıktı. Başka bir şehirde, başka bir hayat kurma ihtimali onu biraz olsun canlandırmıştı. Ancak bu ihtimal, sınavda sığamadığı ilkokul sırasında, bildiği soruları da yapamamasıyla sıfırlandı. Böylece aynı mahallede aynı hayatın içinde yaşamaya devam etti Çisil. Herkes onu seviyordu. Fayda verdiği sürece de buna devam edeceklerdi. Bu yüzden konu komşu, korniş takmak, ağaç dalı budamak ya da çalışmayan arabalarını vurdurmak için onu her çağırdığında koşa koşa gitti.
Görünen o ki, anneannesinin duaları kabul olmamıştı. Evleneceği yoktu, okuyacağı da. Artık bir işe girmeli, en azından anneannesinin maaşına destek olmalıydı. Pıtrak gibi çoğalan zincir marketlerden birinde işe başlamak zor olmadı. Çünkü sevkıyat geldiğinde kamyondan kolayca mal indirebilecek eleman bulmak zordu. Çisil, günde 10 saat çalışıyor kasada ürünleri geçiriyor, üst rafları düzenliyor, transpaleti kolaylıkla itiyor ya da patates çuvalını bir çırpıda tezgaha boşaltıyordu. Ne iş yaparsa yapsın etraftaki insanların dikkatini çekiyordu. Çocuklar, anneleri ayıplamadan evvel onu parmaklarıyla gösteriyor, kendilerini uyaracak anneleri olmayan kadınlar ise aralarında fısıldaşıyordu. En kötüsü ise yeni yetme oğlanların, kendilerinden başka kimsenin anlamayacağını düşündüğü edepsiz şakalardı. Belki bir basketbol takımında olsa hiç kimseye tuhaf gelmeyecek görüntüsü, buralarda nadir görülen bir manzaraya dönüşüyordu.
Fiziksel bir farklılığın insanların hayatında böyle bir kumpanyaya dönüşmesini hiç anlamadı Çisil. Ama her zaman kırıldı. Bazen rüyasında kendini bir sirkte görüyordu. Alacakaranlık ve soğuk bir gecede insanlar kuyruğa giriyor, bu hilkat garibesini görmek için diğer bölümlerden daha fazla para veriyordu. Kulakları yere değen, burnu ağzıyla birleşik, üç memesi, tek bacağı olan bir yaratıktı o. Kimi üzerine tükürüyor, kimi tiksintiyle sağa sola kusuyor, kimi bastonuyla vücudunu dürtüyordu. Çisil bu rüyaların sonunda ter ve gözyaşı içinde uyanıyor, üstünü başını kontrol ediyor, sonra derin bir nefes alıyordu. Zaman ilerledikçe aldığı nefes ona lüzumsuz gelmeye başladı. İnsan hayattan, gelecekten bir şey ummalı, hayal bile olsa onun için savaşmalıydı. Kader bile gayrete âşıktı. Vasat insanlar için hayat kolaydı. Ancak hem her şeyin farkında hem vasatsanız işler zorlaşıyordu. Bir süre sonra ailesinden kalan son hazineyi de elleriyle gömdü Çisil. Ecelin her zaman bir ismi vardır, anneannesininkine kalp krizi dediler.
Sahip olduğu tek sevgi kaynağının gidişiyle hepten yalnızlaştı Çisil. İşten ayrıldı. Yine kendini duvarlar içine hapsetti. Bir hayali yoktu, bir planı da. Eninde sonunda ölecek, koca bedeni çift ölçü kefene sarılacak, tabutunu sırtlayanlar “merhume de pek ağırmış” diyecekti. Beklemeyi sevmezdi. Bir sabah uyandı ve o günün gecesine varmanın anlamsızlığı her yerini kapladı. Anneannesinin ecza dolabında bulduğu uyku haplarının hepsini ağzına attı. Yutması zor olmadı. Yatağının içine girdi ve ailesinin geri kalanı her nereye gittiyse oraya tekrar gitmeyi, belki de yeni hatta mümkünse küçücük bir bedende doğmayı umarak uyudu.
Rüyasında yine aynı sirk vardı. Görünüşü aynı çirkinlikteydi ama bu kez farklı hissediyordu. İnsanların bakışlarından, kahkahalarından, onu itip kakmasından önceki gibi rahatsız değildi. İçinde koca bir balon vardı sanki. Büyüdükçe büyüyor, ayaklarından kasıklarına, midesinden kafatasına kadar her yerini kaplıyordu. Sonunda ağrı, acı ve öğürmeyle kasıldı Çisil. Ve bum! Bir bomba gibi patladı. Parçaları, insanların üzerine yapıştı, tozlaşmış zerreleri etrafa yayıldı. İnsanlar çığlık çığlığa kaçıştılar. Çisil, olan biteni görüyor ama nerede olduğunu sezemiyordu, kendi parçalarını tanıyamıyordu. Sonunda gökyüzünde koca pembe bir mıknatıs belirdi ve kızın un ufak olmuş zerreleri tam tekmil yukarı çekildi. Mıknatısa yapışan parçalar bütünleşti, bir bulut haline geldi. Çisil, artık içinde beyaz, mavi, eflatun, renklerin dolaştığı, dopdolu bir buluttu. Tarifsiz bir huzurla gökyüzünde dolaştı, aşağıdakilerin anlamsız telaşlarını izledi, bir süre sonra zamanının geldiğini anladı ve sarsılarak tüm renklerini aşağı boşalttı. İsmi gibi çisil çisil değil, bedeni gibi koca koca renk damlaları yağmur olup sirkin önünde dehşete kapılmış onlarca insanın üzerine yağdı.
Çisil güçlükle gözlerini açtığında vakit gece yarısını geçmişti. İçtiği ilaçlar, onu diğer âleme götürememiş ancak derin ve uzun bir uyku vermişti. Ölmediğine ne üzüldü, ne sevindi Çisil. Pencereyi açtı başını eğip gökyüzüne baktı. Pırıl pırıl bir gecenin yaz ayazını koklayıp etrafı gün gibi yapan aya baktığında hâlâ diri olduğuna şükreder gibi oldu. Üstelik ay ışığı, koca bir bulutu aydınlatıyordu. İri yarı ve dopdolu bir bulut. Çisil, adı gibi emindi. Artık yağmur yağacaktı…
Adam boyu dalgalar. Yükselip yükselip alçalıyor. Kumu, taşı döve döve, köpüklerini akıta akıta kıyıya vuruyor. Öfkeli, delişmen. Kasım ayazının tenhalaştırdığı kıyıda, denizin yanı başında çelimsiz bir kız var. Onun için bu manzara sıcacık. Eprimiş montunun önü açık, cebindeki elleri buz gibi. Soğuktan değil. Elleri hep buz gibi. Beresinin altından sarkan saç örgüsü, dolaşık kara bir […]
Devamını Oku
YALIM: Ateşin çok büyük bir hızla yayılmasından kaynaklanan parlama, alev. Bizim köy yanıyor. Epeydir hem de. Gün geçmiyor ki bir sokak daha alevler içinde kül olmasın. Oysa biz öylece izliyoruz. Ateşin pervasız gücüne, dumanın isine alıştık. Ne güçsüz ne basiretsizmişiz. Bereketli topraklarımız, coşkun ırmaklarımız, cömert denizlerimiz vardı. Çalışmayı severdik. Birbirimizi de… Olurdu kavga, itiş kakış ama kurulan […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku