Aslında hangimizin yolu Ankara’dan geçmiyor ki? Bedenen olmasa da ruhen Ankara’dan gelip geçiyoruz; kulağımızı Ankara’dan gelecek haberlere veriyoruz. Hayat yolculuğumuza 100 küsur yıldır Ankara karar veriyor. Yasalar, hassasiyetler Ankara merkezde, Meclis’te oluşuyor ve tüm yurda yayılıyor. İçinden, işinden Ankara geçmeyen meselemiz yok. Bazen derdimizin, bazen de coşkumuzun kaynağı meseleler!.. Hele ki son yıllarda Ankara’ya gitmek, […]
Aslında hangimizin yolu Ankara’dan geçmiyor ki?
Bedenen olmasa da ruhen Ankara’dan gelip geçiyoruz; kulağımızı Ankara’dan gelecek haberlere veriyoruz. Hayat yolculuğumuza 100 küsur yıldır Ankara karar veriyor.
Yasalar, hassasiyetler Ankara merkezde, Meclis’te oluşuyor ve tüm yurda yayılıyor.
İçinden, işinden Ankara geçmeyen meselemiz yok. Bazen derdimizin, bazen de coşkumuzun kaynağı meseleler!..
Hele ki son yıllarda Ankara’ya gitmek, Anıtkabir önünde durmak artık şart ve gelenek! Saygıda kusur etmemek yani…
*
Evet, Ankara üzerine böylece devam edip gideriz; sayfalar, kitaplar dolusu da yazarız.
Ama ben KARANFİL güzelliğinde sanatsal, şiirsel bir Ankara yazacağım.
Şiirden Ankara geçen, Ankara’dan şiir geçen… Ya da yüreği Ankara’yla atan şairlerden bahsedeceğim.
*
Yolu Ankara’ya düşen, Ankara’yı mesken tutan tüm şairleri sığdıramayız tabii buraya!
Sembolik, lirik, senfonik, epik tatta ve bölük pörçük olacak yazımız.
**
Bir garip Orhan Veli’den başlıyorum…
Öncelikle teşekkürü baştan hak ediyor Orhan Veli. Hasan Âli Yücel’in oluşturduğu Ankara çeviri ekibindeydi. Klasik romanları çevirdiler, Rus edebiyatını sevdirdiler, Türkçeye yön verdiler. Genç şairlere yol açtılar.
Ve Ankara’da, bir fotoğraf ve şiir tarihe kaldı!
Orhan Veli, Şinasi Baray, Oktay Rifat ve Melih Cevdet Andaylı bir fotoğraf… 1930’lar sonu…
Ankara’da bir parkta oturmuş da tutturmuşlar bir dostluk! Şiirde Garip akımını başlattıkları günler, zamanlar…
Melih Cevdet o Ankara güzelliğini, şiirle belgelemiş.
**
“Dört kişi parkta çektirmişiz,
Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi…
Anlaşılan sonbahar
Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli
Yapraksız arkamızdaki ağaçlar…
Babası daha ölmemiş Oktay’ın,
Ben bıyıksızım,
Orhan, Süleyman efendiyi tanımamış.
Ama ben hiç böyle mahzun olmadım;
Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?
Oysa hayattayız hepimiz.”
**
Evet hayattalar o günlerde; ama Orhan Veli, İstanbul-Ankara gelgitli yolculuklar yapacak, İstanbul şiirleri yazacak, Ankara merkezli edebiyat dergileri çıkaracak ve o fotodan 10 yıl sonra, Ankara’da, kazılıp kapatılmayan(!) bir çukura düşüp beyin kanaması geçirecek ve İstanbul’da hayata gözlerini kapatacaktır.
Kısacık ömrüne rağmen efsane şiirler, Türkçeleştirilmiş eserler, öyküler, sağlam dostluklar ve yarım kalmış aşklar bırakarak…
*
Evet… Aynı Ankara sokaklarından, parklarından şiir masalarından gelip geçmiş Melih Cevdet Anday da yurt ve dünya şiirlerinin en değerlilerini Ankara’da kaleme almıştır.
Bir Cumhuriyet sanatçısı ve Cumhuriyet’in yarım asırlık makale yazarıydı Anday…
Büyük sahnelerin büyük tiyatro yaratıcılarından aynı zamanda…
Haksızlığa uğrayıp idama mahkûm olan Rosenberg’lere yazdığı Bir Çift Güvercin’le başlayan “Anı” şiiri dahi sanatının bin yıla kalacağının kanıtıdır!
**
“Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma”
**
Melih Cevdet Anday; Orhan Veli ve Oktay Rifat’la tanışmalarını ve sonsuz dostluklarını şahane anlatır.
“Orhan ve Oktay’la, Ankara Lisesi’nde tanıştım. Arkadaş olduk. Üçümüzün şiir merakı yıllarca sürdü. Ankara’da, Hukuk Fakültesi’ne ve sonra da Dil Tarihi Coğrafya Fakültesi’ne kaydolundum. İkisine de devam etmedim. Hep o şiir sevdasından ötürü…
Biz, Orhan Veli’yle bu boş vakitlerimizde buluşup Ankara’da parklarda dolaşırdık, şiirler okurduk. Hece vezniyle şiirler yazıyorduk. Varlık’ta çıkıyordu şiirlerimiz… Yenilik getiren şiirlerdi. Yaşar Nabi Nayır, üçümüze bir orta sayfa ayırırdı. Sonra, ‘garip’ denilen şiir dönemi.
Ankara sokaklarında, parklarında yazdığımız şiirler, o kadar alaya alındı ki kitabın adını, bu yüzden ‘Garip’ koyduk. ‘Ne garip şeyler, bunlar’ anlamında…
Hiç kimse bunların şiir olduğunu kabul etmedi uzun bir süre.”
Evet… Melih Cevdet, öyle dese de hayat, yazılan her şiiri kabul etti, şarkılarda ve dillerde dolaşıyor o dizeler.
Melih Cevdet Anday, şiirleri sonuna kadar kabul gören ve şiiri devam ettiren ŞAİR olarak aramızdan ayrıldı 2000 yılında. GARİP’in en heybetlisi olarak…
*
Ve Ahmed Arif…
Ankara kökenlidir. Aslında İstanbul’da hiç yaşamadı ama şiirleri, İstanbul yayınevlerinden yurdun dört bir yanına dağıldı.
Ancak, Ankara belirledi yaşamını.
Ankara’da tattı babalığı, Filinta’sı doğdu, aşkı da aşk acısını da Ankara’da yaşadı. Şiirlerin en hasretlisini de Ankara’da yazdı.
İşkenceyi, hapisliği, zulmün en acısını Ankara’da çektirdiler ona…
Görüşmecisi, yeşil soğanı o hapisteyken, Ankara’nın demir parmaklıklarındayken getirdi Arif’e… 1950’lerde…
Ahmed Arif, ülkenin en doğusundan en batısına yüreklere işleyen şiirlerini, Anadolu’yu… Hor görülen, kurşunlanan, ezilen, öldürülen ama inadına umut eden, coşan insanımızı anlattığı şiirlerini… Türkçesi zirveydi.
Hobi değil, işi de oldu Türkçe dil hakimiyeti…
Zaten, İstanbul gazetelerinin Ankara merkezlerinde, ofislerinde, köşe yazılarını, haber ayrıntılarını Türkçeleştirmesi, düzeltmesi boşuna değildi.
2 Haziran 1991’de, genç sayılacak bir yaşta bu dünyadan göçüp gitti Ahmed Arif, “Haziran’da ölmek zor” diyordu dostları, ama onun yaşamı da zordu ne yazık ki…
Ve ölümünden sonra büyük devlet adamları, Ankara’nın göbeğinde okuyacaklardı, Ahmed Arif’in acılardan-işkencelerden geçerken yazdığı şiirleri…
Yine, Ankara’dan izinli ve devletin organize ettiği bir Siverek etkinliğinde, 2012’nin Eylül ayında 30 bin Urfalı, hep bir ağızdan Arif’in ‘Anadolu’ şiirini okuyacaktı.
*
“Biliyor musun başkentim nedense
Birbirimizden çekiniyoruz ikimiz de,
Sen yaslarına hiç yaslanmaz oldun
Ben acılarıma yeterince.”
Cemal Süreya’nın Ankara’ya ilişkin dizeleridir bu…
Anadolu’nun zor zamanlarında, zor coğrafyasında-kentlerinde doğdu, zor yollarından geçti Cemal Abi’miz…
Ankara’da, Siyasal’da okudu ve namuslu, onurlu bir devlet bürokratı oldu; uzun yıllar Ankara merkezli yöneticilik, darphane müdürlüğü, maliyecilik yaptı…
Ve şahane bir yaşanmışlığı vardır maliyecilikte.
Ankara’da görevliyken 1965 yılının Mart ayında Çanakkale’ye tayin olur…
Teftişiyle, maliyeyle haşır neşirken, dost sohbetlerinden birinde Çanakkaleli demir tüccarlarının, tesadüfen bulunan 1915’ten kalan savaş toplarını hurda niyetine satın almak üzere olduklarını duyar. Yüreği elvermez tarihin satılışına!
Bir rapor hazırlar, gönderir Ankara’ya; olmaz, bir daha, bir başka makama postalar ve bir ay sonra satışın durdurulduğu haberi gelir. Demir tüccarları tabii ki homurdanacak ve adı konmamış bir savaş açacaklardır Cemalettin Seber’e. Raporun sümen altı edilmesini sağlarlar önce, Seber’in kararlılığı sonrası alınan satış iptalinin ardındansa bakışlarıyla tehdit savururlar Müfettiş Cemal Bey’e. Ama sonuçta savaş, Seber’in lehine son bulur.
Toplar Şehitlik’te hak ettiği biçimde sergilenir sonra, yıllar yılı ve hâlâ!
*
Evet, Cumhuriyet döneminde yaşanılan bu Çanakkale direnişinin dipnotuna adı yazılır.
Çanakkale’de yatanların ruhunun sızlatılmasına şair yüreği elvermemiş, amansız savaşı göze almıştır Süreya!
Ankara Mülkiyeli Cemalettin Bey’in, yani şair Cemal Süreya’nın destana dönüşen dizelerinden biri de şöyledir:
“Afyon garındaki küçük kızı anımsa, hani,
Trene binerken pabuçlarını çıkarmıştı;
Varto depremini düşün, yardım olarak Batı’dan
Gönderilmiş bir kutu süttozunu ve sütyeni.
Adam süttozuyla evinin duvarlarını badana etmişti,
Karısıysa saklamıştı ne olduğunu bilmediği sütyeni,
Kulaklık olarak kullanmayı düşünüyordu onu kışın…”
*
Evet, dedik ya, Ankara’nın şiiri-şairi çoktur, Attilâ İlhan’ın da Nâzım’ın da yaşayan Ataol Behramoğlu’nun Haydar Ergülen’in, Ahmet Telli’nin ve çokça şairimizin Ankara’sı vardır.
Bir başka bahara… KARANFİL tadında…
Aslında hangimizin yolu Ankara’dan geçmiyor ki? Bedenen olmasa da ruhen Ankara’dan gelip geçiyoruz; kulağımızı Ankara’dan gelecek haberlere veriyoruz. Hayat yolculuğumuza 100 küsur yıldır Ankara karar veriyor. Yasalar, hassasiyetler Ankara merkezde, Meclis’te oluşuyor ve tüm yurda yayılıyor. İçinden, işinden Ankara geçmeyen meselemiz yok. Bazen derdimizin, bazen de coşkumuzun kaynağı meseleler!.. Hele ki son yıllarda Ankara’ya gitmek, […]
Devamını Oku
Ah benim güzel abim, Levent Abi’m… Dostlarımın arasında en sevdiklerimdendi, en iyi anlaştıklarımdan biriydi… Zaman nasıl da hızla geçiyor! Ölümünün ardından 10 yıl geçmiş. Ve… Yaşasaydı şimdi, 75 yaşında olacaktı. 12 Ekim 2015’te kaybettik Levent Kırca’yı. Özlüyoruz, özlüyorum tabii ki… Çocuktum, Ankara’dan yayın yapan siyah beyaz ekrana adeta tutulmuştuk; karşısına geçmek için can atıyorduk. 1973, […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku