Nebil Özgentürk
Tüm Yazıları
Ankara’nın Şairi…
Ana Sayfa Tüm Yazılar Ankara’nın Şairi…

Aslında hangimizin yolu Ankara’dan geçmiyor ki?  Bedenen olmasa da ruhen Ankara’dan gelip geçiyoruz; kulağımızı Ankara’dan gelecek haberlere veriyoruz. Hayat yolculuğumuza 100 küsur yıldır Ankara karar veriyor.  Yasalar, hassasiyetler Ankara merkezde, Meclis’te oluşuyor ve  tüm yurda yayılıyor.  İçinden, işinden Ankara geçmeyen meselemiz yok. Bazen derdimizin, bazen de coşkumuzun kaynağı meseleler!.. Hele ki son yıllarda Ankara’ya gitmek, […]

Aslında hangimizin yolu Ankara’dan geçmiyor ki? 

Bedenen olmasa da ruhen Ankara’dan gelip geçiyoruz; kulağımızı Ankara’dan gelecek haberlere veriyoruz. Hayat yolculuğumuza 100 küsur yıldır Ankara karar veriyor. 

Yasalar, hassasiyetler Ankara merkezde, Meclis’te oluşuyor ve  tüm yurda yayılıyor. 

İçinden, işinden Ankara geçmeyen meselemiz yok. Bazen derdimizin, bazen de coşkumuzun kaynağı meseleler!..

Hele ki son yıllarda Ankara’ya gitmek, Anıtkabir önünde durmak artık şart ve gelenek! Saygıda kusur etmemek yani…

Evet, Ankara üzerine böylece devam edip  gideriz; sayfalar, kitaplar dolusu da yazarız. 

Ama ben KARANFİL güzelliğinde sanatsal, şiirsel bir Ankara yazacağım.

Şiirden Ankara geçen, Ankara’dan şiir geçen… Ya da yüreği Ankara’yla atan şairlerden bahsedeceğim. 

*

Yolu Ankara’ya düşen, Ankara’yı mesken tutan tüm şairleri sığdıramayız tabii buraya!  

Sembolik, lirik, senfonik, epik tatta ve bölük pörçük olacak yazımız. 

**

Bir garip Orhan Veli’den başlıyorum… 

Öncelikle teşekkürü baştan hak ediyor Orhan Veli. Hasan Âli Yücel’in oluşturduğu Ankara çeviri ekibindeydi. Klasik romanları çevirdiler, Rus edebiyatını sevdirdiler, Türkçeye yön verdiler. Genç şairlere yol açtılar. 

Ve Ankara’da, bir fotoğraf ve şiir tarihe kaldı!

Orhan Veli, Şinasi Baray, Oktay Rifat ve Melih Cevdet Andaylı bir fotoğraf… 1930’lar sonu… 

Ankara’da bir parkta oturmuş da tutturmuşlar bir dostluk! Şiirde Garip akımını başlattıkları günler, zamanlar… 

Melih Cevdet o Ankara güzelliğini, şiirle belgelemiş.

**

“Dört kişi parkta çektirmişiz,

Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi…

Anlaşılan sonbahar

Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli

Yapraksız arkamızdaki ağaçlar…

Babası daha ölmemiş Oktay’ın,

Ben bıyıksızım,

Orhan, Süleyman efendiyi tanımamış.

Ama ben hiç böyle mahzun olmadım;

Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?

Oysa hayattayız hepimiz.”

**

Evet hayattalar o günlerde; ama Orhan Veli, İstanbul-Ankara gelgitli yolculuklar yapacak, İstanbul şiirleri yazacak, Ankara merkezli edebiyat dergileri çıkaracak ve o fotodan 10 yıl sonra, Ankara’da, kazılıp kapatılmayan(!) bir çukura düşüp beyin kanaması geçirecek ve İstanbul’da hayata gözlerini kapatacaktır. 

Kısacık ömrüne rağmen efsane şiirler, Türkçeleştirilmiş eserler, öyküler, sağlam dostluklar ve yarım kalmış aşklar bırakarak… 

*

Evet… Aynı Ankara sokaklarından, parklarından şiir masalarından gelip geçmiş Melih Cevdet Anday da yurt ve dünya şiirlerinin en değerlilerini Ankara’da kaleme almıştır. 

Bir Cumhuriyet sanatçısı ve Cumhuriyet’in yarım asırlık makale yazarıydı Anday…

Büyük sahnelerin büyük tiyatro yaratıcılarından aynı zamanda… 

Haksızlığa uğrayıp idama mahkûm olan Rosenberg’lere yazdığı Bir Çift Güvercin’le başlayan “Anı” şiiri dahi sanatının bin yıla kalacağının kanıtıdır!

**

“Bir çift güvercin havalansa 

Yanık yanık koksa karanfil 

Değil bu anılacak şey değil 

Apansız geliyor aklıma”

**

Melih Cevdet Anday; Orhan Veli ve Oktay Rifat’la tanışmalarını ve sonsuz dostluklarını şahane anlatır. 

“Orhan ve Oktay’la, Ankara Lisesi’nde tanıştım. Arkadaş olduk. Üçümüzün şiir merakı yıllarca sürdü. Ankara’da, Hukuk Fakültesi’ne ve sonra da Dil Tarihi Coğrafya Fakültesi’ne kaydolundum. İkisine de devam etmedim. Hep o şiir sevdasından ötürü…

Biz, Orhan Veli’yle bu boş vakitlerimizde buluşup Ankara’da parklarda dolaşırdık, şiirler okurduk. Hece  vezniyle şiirler yazıyorduk. Varlık’ta çıkıyordu şiirlerimiz… Yenilik getiren şiirlerdi. Yaşar Nabi Nayır, üçümüze bir orta sayfa ayırırdı. Sonra,  ‘garip’ denilen şiir dönemi. 

Ankara sokaklarında, parklarında yazdığımız şiirler, o kadar alaya alındı ki kitabın adını, bu yüzden  ‘Garip’ koyduk. ‘Ne garip şeyler, bunlar’ anlamında… 

Hiç kimse bunların şiir olduğunu kabul etmedi uzun bir süre.”

Evet… Melih Cevdet, öyle dese de hayat, yazılan her şiiri kabul etti, şarkılarda ve dillerde dolaşıyor o dizeler. 

Melih Cevdet Anday, şiirleri sonuna kadar kabul gören ve şiiri devam ettiren ŞAİR olarak aramızdan ayrıldı 2000 yılında. GARİP’in en heybetlisi olarak…

Ve Ahmed Arif… 

Ankara kökenlidir. Aslında İstanbul’da hiç yaşamadı ama şiirleri, İstanbul yayınevlerinden yurdun dört bir yanına dağıldı. 

Ancak, Ankara belirledi yaşamını. 

Ankara’da tattı babalığı, Filinta’sı doğdu, aşkı da aşk acısını da Ankara’da yaşadı. Şiirlerin en hasretlisini de Ankara’da yazdı. 

İşkenceyi, hapisliği, zulmün en acısını Ankara’da çektirdiler ona… 

Görüşmecisi, yeşil soğanı o hapisteyken, Ankara’nın demir parmaklıklarındayken getirdi Arif’e… 1950’lerde… 

Ahmed Arif, ülkenin en doğusundan en batısına yüreklere işleyen şiirlerini, Anadolu’yu… Hor görülen, kurşunlanan, ezilen, öldürülen ama inadına umut eden, coşan insanımızı anlattığı şiirlerini… Türkçesi zirveydi. 

Hobi değil, işi de oldu Türkçe dil hakimiyeti… 

Zaten, İstanbul gazetelerinin Ankara merkezlerinde, ofislerinde, köşe yazılarını, haber ayrıntılarını Türkçeleştirmesi, düzeltmesi boşuna değildi. 

2 Haziran 1991’de, genç sayılacak bir yaşta bu dünyadan göçüp gitti Ahmed Arif, “Haziran’da ölmek zor” diyordu dostları, ama onun yaşamı da zordu ne yazık ki… 

Ve ölümünden sonra büyük devlet adamları, Ankara’nın göbeğinde okuyacaklardı, Ahmed Arif’in acılardan-işkencelerden geçerken yazdığı şiirleri… 

Yine, Ankara’dan izinli ve devletin organize ettiği bir Siverek etkinliğinde, 2012’nin Eylül ayında 30 bin Urfalı, hep bir ağızdan Arif’in ‘Anadolu’ şiirini okuyacaktı.

*

“Biliyor musun başkentim nedense

Birbirimizden çekiniyoruz ikimiz de,

Sen yaslarına hiç yaslanmaz oldun

Ben acılarıma yeterince.” 

Cemal Süreya’nın Ankara’ya ilişkin dizeleridir bu… 

Anadolu’nun zor zamanlarında, zor coğrafyasında-kentlerinde doğdu, zor yollarından geçti Cemal Abi’miz…

Ankara’da, Siyasal’da okudu ve namuslu, onurlu bir devlet bürokratı oldu; uzun yıllar Ankara merkezli yöneticilik, darphane müdürlüğü, maliyecilik yaptı…

Ve şahane bir yaşanmışlığı vardır maliyecilikte.

Ankara’da görevliyken 1965 yılının Mart ayında Çanakkale’ye tayin olur…  

Teftişiyle, maliyeyle haşır neşirken, dost sohbetlerinden birinde Çanakkaleli demir tüccarlarının, tesadüfen bulunan 1915’ten kalan savaş toplarını hurda niyetine satın almak üzere olduklarını duyar. Yüreği elvermez tarihin satılışına! 

 Bir rapor hazırlar, gönderir Ankara’ya; olmaz, bir daha, bir başka makama postalar ve bir ay sonra satışın durdurulduğu haberi gelir. Demir tüccarları tabii ki homurdanacak ve adı konmamış bir savaş açacaklardır Cemalettin Seber’e. Raporun sümen altı edilmesini sağlarlar önce, Seber’in kararlılığı sonrası alınan satış iptalinin ardındansa bakışlarıyla tehdit savururlar Müfettiş Cemal Bey’e. Ama sonuçta savaş, Seber’in lehine son bulur. 

Toplar Şehitlik’te hak ettiği biçimde sergilenir sonra, yıllar yılı ve hâlâ! 

 *

Evet, Cumhuriyet döneminde yaşanılan bu Çanakkale direnişinin dipnotuna adı yazılır. 

Çanakkale’de yatanların ruhunun sızlatılmasına şair yüreği elvermemiş, amansız savaşı göze almıştır Süreya! 

Ankara Mülkiyeli Cemalettin Bey’in, yani şair Cemal Süreya’nın destana dönüşen dizelerinden biri de şöyledir:

“Afyon garındaki küçük kızı anımsa, hani,

Trene binerken pabuçlarını çıkarmıştı;

Varto depremini düşün, yardım olarak Batı’dan

Gönderilmiş bir kutu süttozunu ve sütyeni.

Adam süttozuyla evinin duvarlarını badana etmişti,

Karısıysa saklamıştı ne olduğunu bilmediği sütyeni,

Kulaklık olarak kullanmayı düşünüyordu onu kışın…”

*

Evet, dedik ya, Ankara’nın şiiri-şairi çoktur, Attilâ İlhan’ın da Nâzım’ın da yaşayan Ataol Behramoğlu’nun Haydar Ergülen’in, Ahmet Telli’nin ve çokça şairimizin Ankara’sı vardır.

Bir başka bahara… KARANFİL tadında…

Yazarın Diğer Yazıları
Çocuklar Düşe Kalka Büyür!

Çocukların yurdu yoktur… Tüm dünya çocuklarındır.   Ama dünya zalimleri ve delileri, en büyük kötülüğü çocuklara yapıyor…  Hele şu yakın zamanlara, Gazze’ye, Tahran’a baksanıza!.. Yemek ve su kuyruğunda açlık, susuzluk içinde çocuk fotoğrafları gelip geçiyor önümüzden… Ya da okula atılan bombalar… Paramparça olan kız çocukları… Yaralı ya da cansız bedenler.. Kahredici, hem de çokkk. * […]

Devamını Oku
Haldun Dormen

Şahane uğurlandı Haldun Bey.  Kibarlığının, sahne tutkusunun, akademisyenliğinin, dostluklarının, arkadaşlığının karşılığını aldı aslında. Sanat ülkesi, tiyatro mahallesi öz evladına görkemli bir veda yaptı.  Türkiye, kararlı bir Cumhuriyetçiyi, sonsuz bir Atatürkçüyü kaybetti.   Haldun Dormen yaşamını kaybetti, evet…  Kaybeden aslında replikler oldu… Kaybeden, tiyatro koltukları oldu…  Hayalini kurduğu, hazırlıklarını yaptığı müzikallerin-oyunların seyircileri kaybetti…  Yolunu gözleyen öğrenciler […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Çocuk Olmak

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]

Devamını Oku
Ankaram = Anadolum…

Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]

Devamını Oku