Ankara’nın avuç içi gibi olduğu zamanlar… Ulus, Yenişehir, Çiftlik ve Cebeci arasında geçen ömürler… En güzeli başkentin sahici bozkırlığı ile birleşen hayatını, sosyal ve kültürel olarak cazibeli ve katlanılır hale getirmek… Umut mu? Yeni kurulan bir ülkede herkesin cebindeki tek kelime… İşte tam da bu dönemde Almanya’dan kitap dolusu valizle dönen Sabahattin, “komünist” olduğu gerekçesiyle başına gelen belaları Konya ve Sinop cezaevlerinde “kısa dönem” tutuklulukla savuşturmuş, Ankara’ya […]
Ankara’nın avuç içi gibi olduğu zamanlar… Ulus, Yenişehir, Çiftlik ve Cebeci arasında geçen ömürler… En güzeli başkentin sahici bozkırlığı ile birleşen hayatını, sosyal ve kültürel olarak cazibeli ve katlanılır hale getirmek… Umut mu? Yeni kurulan bir ülkede herkesin cebindeki tek kelime…
İşte tam da bu dönemde Almanya’dan kitap dolusu valizle dönen Sabahattin, “komünist” olduğu gerekçesiyle başına gelen belaları Konya ve Sinop cezaevlerinde “kısa dönem” tutuklulukla savuşturmuş, Ankara’ya dayısının yanına gitmişti. Bu dönemi ise “Dekolman” öyküsüne şöyle yansıtmıştı: “Yine işsiz dolaştığım günlerdeydi. Ankara’da hususi hastane sahibi olan bir akrabamın yanında sığıntı gibi yaşıyordum. Hastanenin üst kısmını kaplayan eve çekine çekine girer, bir köşede kitap okumaya uğraşır, evin şımarık çocuklarının beni içerletmeyi hedef tutan hallerini, akrabamın “siz dejenereler” diye başlayan nasihatlerini bazen gülümseyerek, bazen dalgın görünerek karşılamaya çalışırdım.”
Bu hastane ise dayısı Rıfat Ali Ertüzün’e ait olan Ankara Sıhhat Yurdu’ydu.
***
Çok geçmeden Ali, İkinci Ortaokulu’nda Almanca öğretmenliğine başlamıştı. Ama bir kere “komünist” damgasını yemeyegör, fişlenmiş olmanın bedelini ömrünce ödersin. Sabahattin için de Ankara’ya taşınmak, alacalı yılların başlangıcıydı. Bu dönemde “Dağlar ve Rüzgâr” (1934) adlı şiir kitabı ile öykü kitabı “Değirmen” (1935) okurla buluşmuştu.
Bir gün İstanbul’da gece tanıdıklarının evinin bahçesinde ağaç altında oturdular Aliye ile. Sohbet ettiler. Sabahattin, Ankara’ya dönünce mektup yazdı. Çok geçmeden evlenmek için kolları sıvadı. İstanbul’da doğup büyüyen Aliye içinse Ankara’da yaşamak cazip geliyor, yeni kurulan cumhuriyet ülküsü ile biçimlenen başkentin kültürel iklimine adım atmak için can atıyordu.
Nitekim karı koca İstanbul’da Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde nikâhlandıktan sonra Ankara’ya geldiler. Ancak ilk haftayı Sabahattin’in amcasının Yenişehir’deki son derece lüks, o sıralar çok az bulunan kaloriferli dairesinde misafir olarak geçirdiler. Bu sırada da düğün hazırlıklarını tamamlamışlardı. Son derece mütevazı bir düğünden sonra Ulus’ta bulunan Menekşe Apartmanı’ın çatı dairesine taşındılar. Ancak basık tavanlı olduğu yetmezmiş gibi üç beş eşyanın sığdırıldığı eski, iki odalı küçük evde ilk gece tahtakurusu taarruzuna maruz kaldılar, sabaha kadar tahtakurularını yeni evlerinden atmak için uğraştılar.
***
Tam da bu aralıkta, hayli yavaş ilerlese de başkentte konservatuvar kurulma düşüncesi eyleme geçmişti. 25 Haziran 1934’te 2541 sayılı “Milli Musiki ve Temsil Akademisi Kanunu” Hikmet Bayur’un Milli Eğitim Bakanlığı döneminde TBMM’de kabul edildi. Bu arada, “Nasıl bir konservatuvar kurulmalı?” tartışması yapılıyordu. Dönemin maarif müfettişi Reşat Nuri Güntekin, Musiki ve Temsil Akademisi için ilk raporunu verdi. Güntekin raporunda, Fransız, Alman ve Rus tiyatrolarını inceleyerek Türkiye’ye en uygun sistemin Rus sistemi olduğu düşüncesini savunuyordu. Yabancı yönetmenlerin ülkemizde başarılı olamayacaklarını söylüyor, gerekçesini yabancı yönetmenlerin Türkçeye hâkim olamayışları üzerinden açıklıyordu. Ancak kurulacak konservatuvar için yetenekli yabancı uzmanlara gereksinim duyulduğunu belirtiyordu. Güntekin’in yaklaşımı benimsendi. Müzik bölümü için Paul Hindemith, temsil bölümü için de Carl Ebert ülkemize geldi. Yazdıkları raporlarla konservatuvarın yol haritasını çizdiler. Bu dönemden itibaren Sabahattin Ali, Carl Ebert’in çevirmenliğini üstlendi. Ankara Devlet Konservatuvarı’nda “Diksiyon” dersini verdi, açılan Tatbikat Sahnesi’nin dramaturgluğunu yaptı.
Konservatuvarın ilk dönem öğrencilerinden Kemal Bekir, “Unutmamak” adını verdiği anı kitabında (ilk baskı 2013, Remzi Kitabevi) Sabahattin Hoca’sını şöyle anlatıyordu: “Onu uzaktan izledikçe hep güler, öğretmen arkadaşlarıyla şakalaşır görürdüm. Dost çevresine girenler arasında, o günkü ilerici yakınlarımın “kof, boş” diye nitelediği kişiler de vardı. Onu patlamaya hazır bir bomba gibi asık suratlı görmek isteyenlerin sözlerini o zaman da anlamadım.”
Nitekim Niyazi Berkes de Sabahattin Ali’nin güleç yüzlülüğüne ve muzipliğine dair benzer bir anıyı anlatıyordu. Buna göre, iki kafadar konservatuvar binasındaki bir konserden çıkmış, sıkış tepiş bir otobüse binmişlerdi. Ali, tam da bu dönemde başlamış olan Fin-Sovyet Savaşı üzerine konuşmaya başlamış, ancak Ankara’nın iri göbekli savaş yorumcularının taklidini yapmaya başlayınca bütün otobüs ona gülmekten katılacak gibi olmuştu.
Bu arada Sabahattin Ali askerliğini Eskişehir’de yapmış (1937-38), yeniden Ankara’ya geldiklerinde Kızılay’da Karanfil Sokak’ta Adalar Apartmanı’na taşınmışlardı. Sabahattin en güzel eserlerini yazıyor, arkadaş çevresi genişliyor, Tercüme bürosunda çalışan Erol Güney, Melih Cevdet Anday ve Nurullah Ataç’la haftada bir buluşuyor, zaman zaman onlara Necati Cumalı da katılıyordu. Suut Kemal Yetkin, Melahat Özgü, Malik Aksel, Nurettin Sevin ise buluştuğu ayrı bir gruptu. Haftada bir Ankara’da Atatürk’ün talimatıyla açılan Karpiç Restoran’a gidiyor, Ankara Palas’taki yılbaşı balolarına, zaman zaman sefaretlerin resepsiyonlarına katılıyordu. Çok sesli müzik konserlerini asla kaçırmıyordu.
***
Ancak bu iyimser hava uzun sürmeyecekti. Sabahattin Ali, hakkında çıkarılan dedikodular ve komünist yaftasından kurtulamayarak 1946 yılında “vekâlet emrine” alınıp işsiz kaldı. Aynı dönemde DTCF’deki hocalar okuldan uzaklaştırıldı. Niyazi Berkes İngiltere’ye, Muzaffer Şerif Amerika’ya, Pertev Naili Fransa’ya gitti. Behice Boran ise siyasi mücadeleye geçti. Aile, Ankara’da evlerinde oturmaya devam etti. O ise İstanbul’da Marko Paşa’nın satış patlaması sonrasın artan baskılardan düştü. Ama fırsat buldukça eşi ve kızını ziyaret etmeye devam etti. Artık eski neşesinden eser yoktu. Buna rağmen aklının bir köşesinde konservatuvar ve oradaki öğrencileri vardı. Marko Paşa kapatılınca Merhum Paşa ve Malum Paşa çıktı. Bu süreçte İstanbul’da Paşakapısı Cezaevi’ne girdi. Aliye Hanım ve küçük Filiz ise bir süre İstanbul’da Moda’da Sabiha ve Zekeriya Sertel çiftinin evinde kaldı. Ta ki Sabahattin Ali, Bulgaristan sınırı yakınında öldürülene değin…
***
Gerisini bütün Türkiye biliyor! Bilinmeyen ise Aliye Ali’nin Ankara’da o evin birikmiş kirasını ödemek için dostlarından para almak zorunda kaldığı! Çünkü bütün öldürümler geride kalanlar için bitmeyecek bir uzun hava gibidir. Ne de olsa zalimi keşfeden mazlumdur, öyle değil mi?
Cumhuriyet’in ilk yılları… Mustafa Kemal Atatürk, savaştan yeni çıkmış bir ülkeyi ayağa kaldırmanın, onu bir ve güçlü kılmanın tek yolunun sanat olduğunu biliyor. Bu nedenle ilk önce müzik öğretmen okulu olan Musiki Muallim Mektebi’nin kurulması için talimat veriyor. Ama bir binaya ihtiyaç var. Cebeci’de Musiki Muallim Mektebi binasının yapımı için Şakirğanın Hanı ve çevresindeki binaların […]
Devamını Oku
1979, UNESCO tarafından çocuk yılı ilan edilmiş; dönemin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Dinçer, bu vesileyle her evdeki çocuğa kitap ulaştırmak istemişti. Böylece “1 Milyon Çocuk Kitabı” kampanyası başlatıldı. Evimize ulaşan kitaplardan biri de Nâzım Hikmet’in Sevdalı Bulut’uydu. Çok değil birkaç yıl sonra ilkokula bu kitabı götürdüğümü öğrenen annem telaşlanmıştı. Çünkü 80 Darbesi ağır etkisini göstermiş; […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku