Yazdığım onca şiiri, yazıyı birer anı yazısı saymazsak, ben sanırım hayatım boyunca geçmişle ilgili üç-beş yazı ancak yazmışımdır. Şimdi, Çankaya Belediyesi adına yayımlanan bu güzel dergi için, ikinci ana rahmim dediğim kentim için, tamı tamına 29 yıl yaşadığım ve 21 yıldır uzağında olduğum bozkırın nazar boncuğu Ankara için üç-beş cümle kuracağım ama ellerim titriyor, kalbim […]
Yazdığım onca şiiri, yazıyı birer anı yazısı saymazsak, ben sanırım hayatım boyunca geçmişle ilgili üç-beş yazı ancak yazmışımdır. Şimdi, Çankaya Belediyesi adına yayımlanan bu güzel dergi için, ikinci ana rahmim dediğim kentim için, tamı tamına 29 yıl yaşadığım ve 21 yıldır uzağında olduğum bozkırın nazar boncuğu Ankara için üç-beş cümle kuracağım ama ellerim titriyor, kalbim titriyor, aklım anlaşılmaz bir uğultuyla çınlıyor.
İlk geldiğimiz yılların Ankara’sı, ilk karşılaşma… içinde büyüdüğümüz o ılıman beşiği bıraktık. Bu kez, sınırlarını kavrayamadığımız, kalabalığını kavrayamadığımız, yalnızlığını kavrayamadığımız bir kent, kocaman siyah soğuk bir beşikte sallamaya başladı bizi. Lise yıllarında yürekten bağlandığım devrim düşüncesinin eylem halini yaşamaya başladım. Yalnız ülkeyi değil dünyayı adil, eşit, özgür, sosyalist bir dünyaya dönüştürecektik. Düşüncelerimiz güzeldi, biz güzeldik. Bütün yoksulluğuna ve şiddetine rağmen yaşamak büyülü bir şeydi. İnandığımız hayat, dokunduğumuz her şeyi sonsuzluğa çeviriyordu, şiire çeviriyordu, şarkıya çeviriyordu. Aynı zamanda acıya tabii. Devlet yönetimi zalimdi, biz mazlumduk, arkadaşlarımız ölüyordu. Koşuşturmanın yetmediği yerde yazıyorduk, yazmanın yetmediği yerde koşturuyorduk. Ölüme dek kalbimizde halkalanacak o zamanlar, bizim kuşağın, hemen sonraki kuşağın ve asıl ‘68 Kuşağı’nın kalplerinde ve bedenlerinde bir onur nişanı olarak duracaktır. Yalnız benim için değil, o yılların Ankara’sında yaşayan bütün devrimciler, şairler, yazarlar için de Ankara ikinci ana rahmidir.
Kumrular Sokak demeden, Sakarya Caddesi demeden, Konur Sokak, Yüksel Caddesi demeden… atkestaneleri, ıhlamurlar, manolyalar, üzüm bağları, söğütler demeden, Tandoğan Meydanı’ndan Kurtuluş Parkı’na kadar süren yürüyüşleri bir daha yürümeden… Yarın dergisi yıllarına değinmeden… o sonsuz basın açıklamalarını anlatmadan… Edebiyatçılar Derneği’nin ilk 6 yılını tane tane yazmadan… yazılamayacak pek çok güzelliğin hiç olmazsa birkaç solgun fotoğrafını paylaşmadan…ne yazabilirim ki… zamanın tozlarını kaldırmamak en iyisi belki de.
Güzellik hülasa edilemez (Valery), acı hülasa edilemez, umut hülasa edilemez, bir büyük kent hülasa edilemez, aşk hülasa edilemez, ölüm hülasa edilemez. Aşağıdaki şiir mi… karakalem bir varoluş taslağı belki de… yine de izin verirseniz benim canıma işleyen ve deli cesaretiyle yazdığım Ankara’yı, bugünün Ankara’sını yaşayanların kalbine sessizce ve saygıyla sunayım… süren ne, kaybolan ne, hayal ne, hatıra ne, incelik ne, hoyratlık ne… kim bilir.
TÖREN VE BEŞİK
Ankara…
Kravatlı bozkırım.
1970’lerin Yozgat’ından ağzımda bin delice
kuşuyla uçtuğum devrimin başkenti.
Atkestanelerinin cumhuriyeti.
Yüz bin kişiyle yürüdüğüm sol’um.
Işıklı vitrinlerin acı okulu.
Ihlamur ağaçları altında ilk kez okuduğum
kirpikler.
İki çocukla büyüdüğüm tenha.
Harf harf açtığım korku; yarama bastığım
gelecek; şiirle bağışladığım geçmiş.
Çalıştığım devlet, anladığım devlet, sevmediğim
devlet.
Yağmur mu, akşam mı, ölümün sureleri mi;
ey caddelerin dağılma vakti…
Kumrular Sokak’tan Sakarya Caddesi’ne
kirpik kirpik kurduğum gözyaşı beşiği…
Bir günde kaldırdığım yirmi dört cenaze…
Rakı bardağında eve geldiğim geceler…
Hanımeli Sokak’taki dergi, Özveren Sokak’taki
dernek,
Konur Sokak’taki yayınevi… süren göğüm
benim, ince kanatlarım.
Tören. Tören. Tören.
Vazelin kokulu çöl: Kalenin eteğindeki kan
pıhtısı…
Ey sonsuz basın açıklamaları, polis
korumasındaki haklar!..
Yazdıklarını birbirine mahcubiyet duygusuyla
gösteren büyük acemiler; çocuk ustalarım…
Sahip ve köle: Ey devlete gelen kasabalar,
köyler…
Ağzından su içtiğim çocuk.
Yıldızların yerine sokak lambalarını asan
modernite.
Yalanım, duam, soyunduğum taş, giyindiğim gök;
unuta unuta bulduğum dil.
Ankara…
Kravatlı bohemim.
Çocuk gelip çocuk gittiğim sonsuz ana rahmim…
“Bekler bazı şiirler bazı yaşları” der Necatigil. Sanırım “hikmet burcu” şiirleri için insanın bir yaşama deneyimine sahip olması gerektiğini ima etmek için söylenmiş bir sözdür benim büyük öğretmenimin sözü. Yine de ben, kurucu bütün şairlerin çok genç yaşlarda insanı iskeletine kadar gördüklerine inanırım. Bizde ve dünyada şiir dehası diyebileceğimiz, sayıları çok az olan çok büyükler, […]
Devamını Oku
Konuşmalarımda, elbette sözün akışına bağlı olarak, sık kullandığım iki dizesi vardır, Louise Elisabeth Glück’ın, olağanüstü iki dize: “Dünyaya bir kere çocukken bakarız / Ondan sonrası hatıradır.” Bu iki dizenin çağrışım alanıyla bir biçimde örtüştüğünü düşündüğüm iki dize de Attilâ İlhan’dan alıntılayalım: “Çocukluktan çıktığını sanmak / Aslında çocukçadır.” Madem alıntılarla başladık, şiirsel yaratıcılıkla ilgili iki çok […]
Devamını Oku
DÜŞLER KENTİ ANKARA Öyle değil midir? Ankara’nın bir “düşler kenti” olduğunu 1987’den beri haykırırım, da herkes duyar mı, kimse duymaz mı? Kimisi duyar da duymazdan mı gelir? Bastığı toprağı ayağının altında kendi varlığı için anıt kaidesi ya da çöp zannedenler ayırt etmez, edemez zaten bunu. Bir de portal alanı çizmişim Ankara Ankara Güzel Ankara şiir […]
Devamını Oku
Ankara, her bir sokağında ayrı bir hikâyenin, her köşesinde farklı bir dönemin izini taşıyan bir şehir. Bu nedenle var olan binaları, parkları, sokakları, caddeleri ve mekânları da bizlere çok şey anlatabiliyor. Cumhuriyet modernizminin planlı başkenti olma mirasını omuzlarında taşıyan bu şehir, bu güçlü mirasla birlikte kendini yenileme potansiyelini de her zaman bağrında saklar. Bugünlerde Çankaya’nın […]
Devamını Oku