Nâzım Hikmet, “İnsanların içindeyim” diyor sevgilisine, “seviyorum insanları.” Çömelip toprağa oturuyor, otlara, böceklere bakıyor. Sırtüstü uzanıyor, ağacın dalları arasından gökyüzünü seyrediyor, uçan leylekleri görüyor. Gece kırda yaktığı ateşe dokunuyor, suya, kumaşa, sevgilisine dokunuyor. Bir de daha güzel bir dünya mücadelesine katılmanın bahtiyarlığını hissediyor, “kavgamı seviyorum” diye ekliyor. Bunların hepsiyle bütünleştirerek sesleniyor sevgilisine: “Seni seviyorum!” Nâzım […]
Nâzım Hikmet, “İnsanların içindeyim” diyor sevgilisine, “seviyorum insanları.” Çömelip toprağa oturuyor, otlara, böceklere bakıyor. Sırtüstü uzanıyor, ağacın dalları arasından gökyüzünü seyrediyor, uçan leylekleri görüyor. Gece kırda yaktığı ateşe dokunuyor, suya, kumaşa, sevgilisine dokunuyor. Bir de daha güzel bir dünya mücadelesine katılmanın bahtiyarlığını hissediyor, “kavgamı seviyorum” diye ekliyor. Bunların hepsiyle bütünleştirerek sesleniyor sevgilisine: “Seni seviyorum!”
Nâzım o dizeleriyle, Erich Fromm’un Sevme Sanatı kitabında anlattığı gerçekliği somutlaştırıyor. İnsandaki sevme “yeteneği”ni inceleyen Fromm, sevginin bütünlüklü niteliğine dikkat çekiyor. Örneğin, “Sevgisini kendine yönelten kişi bencil olur.” gibi veya “Sevgisini belli bir kişiye, topluma, simgeye yöneltenler özverili olurlar.” gibi yaklaşımların yanlışlığını anlatıyor. Sevginin, bir tarafa yöneltilince azalan bir duygu olmadığını; tersine, herhangi bir şeye karşı sevgisi büyüyen kişide sevme yeteneğinin her yönde geliştiğini açıklıyor.
Belki de insanın kendini en kolay, en fazla kandırdığı bir konu bu. Sahip olma ihtirasıyla da ilgisi yok sevginin, başka hastalıklı duygularla da. Yabancı düşmanlığının, kendi ulusunu sevmekle karıştırılması gibi yanılgılardan da bambaşka bir şey. Sonuçta, bir kişiye, sağlıklı bir duyguyla “seni seviyorum” dediğinizde, aynı zamanda otları, böcekleri, leylekleri, kırlarda yakılan ateşleri, çevrenizdeki insanları, kendinizi, yaşamayı sevdiğinizi söylemiş olursunuz.
Nâzım’dan hayatın birçok temel gerçeğini, belki hepsinden çok, sevgiyi öğreniyoruz. Bu derin duyguyu onun bütün yapıtlarında hissediyoruz. Bütün ömründe.
Kuşkusuz Erich Fromm’u da sever Nâzım. Zaten aynı dünya görüşünde yoldaşlar. Fakat sevgilisine “seni seviyorum” dediği dizeleri, Fromm’un o ünlü yapıtından yıllar önce yazdı. Nasıl ki Dostoyevski, Freud’dan önce yaşadı, psikoloji önce edebiyatta vardı, düşünce de bize önce edebiyatla ulaşıyor. Nâzım, Fromm’dan önce öğretiyor sevgiyi. Hepsi sağ olsunlar, hep birlikte yaşasınlar!
Onların çalışmaları zihnimizde bir araya geldikçe, hayatı algıladığımız penceremiz büyüyor, temizleniyor. Sevgi duygusunu da ancak o sayede, öylesine net görüyoruz. Örneğin Yaşar Kemal’deki gibi öfkenin ve sevginin bir araya gelmesinin, nasıl hayata dair bir mesele olduğunu anlıyoruz. Öyle ya, sevginin karşıtı öfke değildir, ilgisizliktir, umursamamaktır.
Ancak doğru pencereden baktığımızda, hayat bize temel gerçekleri öğretebilir. Nasıl okurlukta yanlış kitaplarla, gereksiz süslü cümlelerle uğraşmak gibi riskler varsa, hayatta da yanlış algılamalara kapılabiliriz. Veya algılarımızı yanlış değerlendirebiliriz.
Örneğin, bir hasta ziyaretine gidersiniz, hastane kapısında vızır vızır cankurtaranlar görürsünüz. İçeride ne kadar çok dert, ne büyük acılar vardır. Dünyada ne kadar çok insan can derdiyle boğuşuyordur. Bir kültür sanat etkinliğine katılırsınız, sözün anlamını büyüten ne çok insan vardır. Değerli tavırlarla yaşayan, yaratıcı fikirler üreten, anlayan ne çok insan… Bir eğlence mekânına gidersiniz, eğlenen mutlu insanların ne çok olduğunu görürsünüz. Ne güzel.
Böyle öznel gözlemlerle, “memlekette çok zengin var” veya “sefalet yayılıyor” gibi yorumlar da yapabilirsiniz. Aynı şekilde, insanların iyiliğine, ilkeli tavırların çokluğuna, güzelliklerin karşılık bulacağına inanırsınız. Veya güvenilmez kişiliklerin çoğunluğu oluşturduğunu, insanın barbar niteliklerinin belirleyici olduğunu düşünürsüz.
Aslında insanla ve hayatla ilgili kanaatleriniz, gerçekliği değil, sizin dünya görüşünüzü yansıtıyordur. Daha çok da hayatta durduğunuz yeri. İçtenliğinden ve dostluğundan şüphe etmeyeceğiniz insanlar mı vardır hayatınızda? Asla yalnız bırakamazsınız onları. Sürekli bencil tutumların, fesatlıkların, hırslarla çarpışan davranışların arasında mı yaşıyorsunuz? Sevmezsiniz insanları.
Oysa İlhan İrem’in Sihirli Aynalar şarkısındaki gibidir, insan gerçekliği. Hayat, o aynalar karşısında yer değiştirircesine yaşanıyordur. Kişilikler, bulunduğu ortama ve koşullara göre yansıyordur.
Bir adım atınca
Yüzümün yarısı yok
Sözümün yarısı yok
Sevgimin yarısı yok
Bir adım ileri
Sanki her şey iki misli
Ben miyim bana bakan?
Karşıda üç beş kişi
Olumlu ve olumsuz insan nitelikleri, kendilerini besleyen koşullarda ortaya çıkıyor. Aynı şekilde, insanlarla ilgili kanaatleriniz de her şeyden çok hayattaki duruşunuza ve birikiminize uygun biçimde gelişiyor.
Demek Nâzım, doğru yerde durmuş hep. Ne güzel sevmiş bir insanı!
İnsanların içindeyim seviyorum insanları.
Hareketi seviyorum.
Düşünceyi seviyorum.
Kavgamı seviyorum.
Sen bahar içinde bir insansın sevgilim,
seni seviyorum.
Sen kavgamızın içinde bir insansın Nâzım, biz de seni seviyoruz.
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Çocukların yurdu yoktur… Tüm dünya çocuklarındır. Ama dünya zalimleri ve delileri, en büyük kötülüğü çocuklara yapıyor… Hele şu yakın zamanlara, Gazze’ye, Tahran’a baksanıza!.. Yemek ve su kuyruğunda açlık, susuzluk içinde çocuk fotoğrafları gelip geçiyor önümüzden… Ya da okula atılan bombalar… Paramparça olan kız çocukları… Yaralı ya da cansız bedenler.. Kahredici, hem de çokkk. * […]
Devamını Oku
Bu şehirde çocuk olmak; sabah okul yolunda yanaklarına vuran ayazı, öğle vakti kaldırım taşlarından yükselen sıcaklığı, akşamüstü göğü saran puslu turuncu vedayı iyi bilmektir. Havasında, gökyüzünde, anıların ve saklı kalmış çocukluk hikâyelerinin peşine düşmek bu yüzden mümkündür. Bir şairin baktığı göğe baktığını, bir tarih sayfasında sözü geçen rüzgârların sana da dokunduğunu bilirsin. Şehrin kendisi gibi […]
Devamını Oku