Niye yeni yılı kutluyoruz? Çünkü ihtiyacımız var. Geçip giden zamana kilometre taşları koymak için, yapay bölünmeler uydurmuşuz. Saniyeden yüzyıla giden zaman ölçüleri için rahat ediyor, ömrümüzün sınırlarını kavrıyoruz. Yoksa 31 Aralık tarihinin hiçbir önemi yok. Neden 31 rakamı, neden “aralık” diye bir kavram? 2025 sayısını Hazreti İsa’nın doğumundan itibaren geçen süre diye algılamış Batılılar. Biz […]
Niye yeni yılı kutluyoruz?
Çünkü ihtiyacımız var. Geçip giden zamana kilometre taşları koymak için, yapay bölünmeler uydurmuşuz. Saniyeden yüzyıla giden zaman ölçüleri için rahat ediyor, ömrümüzün sınırlarını kavrıyoruz.
Yoksa 31 Aralık tarihinin hiçbir önemi yok.
Neden 31 rakamı, neden “aralık” diye bir kavram?
2025 sayısını Hazreti İsa’nın doğumundan itibaren geçen süre diye algılamış Batılılar. Biz de Hıristiyan uygarlığı içinde olmamamıza rağmen bunu benimsemişiz.
Dünyadaki bütün inanç ve kültürler ayrı takvimler yapıyorlar kendilerine.
Türkler İstanbul’u bir salı günü fethetmiş.
Türk toplarının dövdüğü surlar içindeki Bizans ahalisi bugünü uğursuz saymış elbette; “salı sallanır!” demiş.
Biz de sonradan bunu benimsemişiz ve yerleşik bir inancımız olmuş. “Salı sallanır.”
Oysa o salı surlar Bizanslılar için sallanıyordu. Salı gününün Türkler için tam tersine uğurlu bir gün olması gerekirdi.
Böyle baktığımız zaman görüyoruz ki uğurlu ve uğursuz günlerin, takvimlerin, yıl dönümlerinin hiçbir önemi yok.
Gene de kutluyoruz, yürekten katılıyoruz bunlara.
Çünkü insanız.
Bütün canlılar ölümlüdür ama bu canlıların içinde sadece insanoğlu ölümünün bilincindedir.
Hayvanlar ölür ama ölümü bilmez.
Mutlaka öleceğini, ölüme yazgılı olduğunu bilen tek yaratıktır insan.
Bu yüzden masallara, rüyalara, efsanelere sığınır.
Bunların tümü “sanat” olur.
Ölümlü dünyayı daha güzel kılabilecek ve yaşama dayanmayı sağlayacak tek araçtır sanat.
Bunun için önemlidir, insanoğlu için vazgeçilmezdir.
İnsanoğlu umutsuz yaşayamaz.
Mutlak umutsuzluk diye bir kavram yoktur kafamızda.
Geçen yılın bize neler getirdiğini biliriz.
Tahmin ederiz ki önümüzdeki yıl da kazalar, grizu patlamaları, terörizm, hayat pahalılığı olacaktır gündemimizde.
Gene de yılbaşını kutlar, gelecek yıla duyduğumuz umudu ve sevinci belirtiriz.
Çünkü bütün dertlerin, belaların arasında insanlar birbirine âşık olacak, dünyanın bütün mutluluğunu sevgilinin dudak kıvrımında titreşen gülücükte bulacak.
Çocuklar doğacak ve yeni doğmuş çocuğunun başını okşayan babanın yüreği sızlayacak şefkatten.
Tahliye olan mahkûmlar, bir dost sofrasında yudumladıkları buzlu rakıyla yıkayacak zulüm günlerinin anısını.
Ameliyat masasından kalkan hastalar, “Nekahat gibi tatlı bir şey”in, solgun tozpembe evreninde saracaklar yaralarını.
Ve çocuk gözlerinde gülümseme olacak. Namuslu, çalışkan emekçilerin eve ekmek götürürken duydukları gurur gibi saf ve yalın bir gülümseme…
Ve bizler her şeye rağmen “İyi ki hayattayız” diyeceğiz.
Ve bir de diyeceğiz ki “2026 yılı hepinize mutluluk, sağlık ve sevgi getirsin.”
Albert Einstein, E=mc2 formülü üzerinde kafa yorarken, belli bir hıza erişmiş cismin değişikliğe uğrayacağını ve zaman kavramının görece olduğunu ispatlamıştı. 20. yüzyılın sonlarında MIT gibi ciddi bir enstitünün önemli bilim adamı Thomas Pritchard, bir sodyum atomunun, bir bariyerin iki tarafında aynı anda var olabildiğini ispatladı. Yani bölünmeyen atom, aynı anda, iki ayrı yerde birden var […]
Devamını Oku
Niye yeni yılı kutluyoruz? Çünkü ihtiyacımız var. Geçip giden zamana kilometre taşları koymak için, yapay bölünmeler uydurmuşuz. Saniyeden yüzyıla giden zaman ölçüleri için rahat ediyor, ömrümüzün sınırlarını kavrıyoruz. Yoksa 31 Aralık tarihinin hiçbir önemi yok. Neden 31 rakamı, neden “aralık” diye bir kavram? 2025 sayısını Hazreti İsa’nın doğumundan itibaren geçen süre diye algılamış Batılılar. Biz […]
Devamını Oku
Çocukların yurdu yoktur… Tüm dünya çocuklarındır. Ama dünya zalimleri ve delileri, en büyük kötülüğü çocuklara yapıyor… Hele şu yakın zamanlara, Gazze’ye, Tahran’a baksanıza!.. Yemek ve su kuyruğunda açlık, susuzluk içinde çocuk fotoğrafları gelip geçiyor önümüzden… Ya da okula atılan bombalar… Paramparça olan kız çocukları… Yaralı ya da cansız bedenler.. Kahredici, hem de çokkk. * […]
Devamını Oku
Bu şehirde çocuk olmak; sabah okul yolunda yanaklarına vuran ayazı, öğle vakti kaldırım taşlarından yükselen sıcaklığı, akşamüstü göğü saran puslu turuncu vedayı iyi bilmektir. Havasında, gökyüzünde, anıların ve saklı kalmış çocukluk hikâyelerinin peşine düşmek bu yüzden mümkündür. Bir şairin baktığı göğe baktığını, bir tarih sayfasında sözü geçen rüzgârların sana da dokunduğunu bilirsin. Şehrin kendisi gibi […]
Devamını Oku