Zülfü Livaneli
Tüm Yazıları
Hayata Dair
Ana Sayfa Tüm Yazılar Hayata Dair

Albert Einstein, E=mc2 formülü üzerinde kafa yorarken, belli bir hıza erişmiş cismin değişikliğe uğrayacağını ve zaman kavramının görece olduğunu ispatlamıştı. 20. yüzyılın sonlarında MIT gibi ciddi bir enstitünün önemli bilim adamı Thomas Pritchard, bir sodyum atomunun, bir bariyerin iki tarafında aynı anda var olabildiğini ispatladı. Yani bölünmeyen atom, aynı anda, iki ayrı yerde birden var […]

Albert Einstein, E=mc2 formülü üzerinde kafa yorarken, belli bir hıza erişmiş cismin değişikliğe uğrayacağını ve zaman kavramının görece olduğunu ispatlamıştı. 20. yüzyılın sonlarında MIT gibi ciddi bir enstitünün önemli bilim adamı Thomas Pritchard, bir sodyum atomunun, bir bariyerin iki tarafında aynı anda var olabildiğini ispatladı. Yani bölünmeyen atom, aynı anda, iki ayrı yerde birden var olabiliyordu. İlginç değil mi? 20. yüzyılın büyük fizikçileriyle binlerce yıl öncenin mutasavvıfları aynı noktada birleşiyorlar. İki grup da gördüğümüz nesnelerin, katı cisimler olmayıp bir enerji hareketi olduğunu savunuyor. Gördüğünüz masa, masa değil bir enerji hareketi. İnsan da öyle, kuş da, köpek de, cam da, otomobil de… Ve enerji yok olmuyor.

Bizim bunca önemsediğimiz dünya, sınırları bilinmeyen evrende, galaksiler arasında, güneş sisteminde yer alan ve uzaktan soluk, mavi bir nokta olarak bile fark edilemeyen, belki de evrende bir matematik büyüklük ifade etmeyen toz zerresi. Biz de onun üzerinde kısacık bir an yanıp sönen yaşam belirtileriyiz. Bu yüzden Stephen Hawking, Tanrı’ya inanıp inanmadığını soranlara, insanoğlunun gerçek boyutunu anlatıyor ve “Evren bizim gibi yaratıkların tasavvuruna göre kurulamaz.” diyor. Bir anlamda Einstein’ın sözlerini tekrarlayarak, insanoğlunun öğrendikçe, bilmediklerinin ne kadar çok olduğunu kavraması gerçeğini vurguluyor. Büyük bilim adamlarının açıklamaları, evreni kavramamızın, bahçedeki karıncanın Wall Street borsasındaki hesapları kavramasından daha güç olduğunu ortaya çıkarmakta. Mutasavvıflar ise bu gerçeği görmüş ve her zerrenin, büyük enerjinin bir parçası olduğundan hareketle “birlik” ve vahdet-i vücûd felsefesine ulaşmış ve “ene’l hak” noktasına gelmişti. Böylece en küçük en büyük oluyordu. İnsanoğlu hem hiçbir şeydi hem de her şey!

Yeni kuşaklar teknoloji alanındaki her yeniliği büyük bir heyecanla karşılayıp, daha önce yaşamış olanlara karşı bir üstünlük duygusuna kapılıyorlar. Hi-tech, mikroçip, internet, enformasyon otoyolu… Bunların hepsi birer mucize gibi geliyor insanlara. Belki de öyledir. Ama unutmamak gerekir ki esas büyük mucize şu üstünde yaşadığımız dünya. Ana rahmine düşen tohumun insana dönüşmesinden daha büyük mucize olur mu? Aslında alışkanlıklar gözlerimizi kör etmese bu dünyadaki her şeye şaşkın gözlerle ve bir mucize izler gibi bakmamız gerekir: Kelebeğin uçuşu, toprağı yaran çiçeğin bin bir renkle bezenmesi, doğum, ölüm, aşk… Hepsi başlı başına birer mucize.

Yazarın Diğer Yazıları
Dünya Her Şeye Rağmen Güzel

Dünyada bunca acı, bunca eziyet, bunca haksızlık; savaş, işkence, ölüm, yıkım, hastalık var. Ama yaşamak yine de güzel. Zorlukları görüp de yaşamaktan umut kesmiyoruz hiçbirimiz. “Zaten ölecek olan insanoğlu niye doğar?” diye sormuyoruz kendi kendimize. Bize ayrılan ömür dilimini, kendi iklimimizde, kendi dilimizde, onurluca yaşamaktan başka bir arzumuz yok. Türkiye’deki yazarların, düşünürlerin eleştirilerine üzülmeyin. Bu […]

Devamını Oku
En Güzel Çocuk Henüz Büyümedi

Şiirin gücü nerededir? Şair, herkesin bildiği kelimeleri başka türlü kullanarak nasıl bir büyü yaratır? Neden dolayı şiir derimizin altına geçer, yüreğimize dokunur? Bu soruların cevabını vermek kolay değil. Baksanıza koca Mevlana, 800 yıl önceden gelen dizeleriyle (hem de Farsçadan çevrildiği halde) bizi can evimizden vuruyor. İnancını ve düşüncesini söz sanatıyla anlatmayı seçmiş bu bilge kişilik, […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Nerede Serinleyebileceğini Bilen Bir “Yaz”ar

Virginia Woolf, yazabilmek için insana kendine ait bir oda gerektiğini söyler ya hani, bana da Ankara’da yaz gerekir yazabilmek için. Veya James Baldwin’i analım, o da der ya hani, insanın evi doğduğu yer değil kendini eksik hissetmediği yerdir, diye; işte benim için de o yer Ankara’dır, kendimi eksik hissetmemenin mevsimi de hep yazdır. İlk kitabımı […]

Devamını Oku
Çalışma

Bizi çalışmak yaşattı Yaşam akıp giderken Bir gurur mesaisi “Uyanıyor Ankara, günün ilk saatleri.” Çağdaş Türkü’nün bu şarkısı ve üniversiteli hayatlarımızı işçi sınıfının bir günüyle birleştiren sözleri, bize heyecan veriyordu. Günün ilk saatlerinde uyanamayacak kadar haytaydık o zaman. Devamsızlık tehdidi olan sabah sekiz derslerine şiş gözlerle gider, sıralarda uyuklarken bir sonraki eylemin planlarını yapardık.  Ancak […]

Devamını Oku