Baştan Çıkaran Yeni, Köhnemiş Eski ‘Yeni’, karşılaştırmalı ve yarışmacı dünyada, ‘eski’ye karşı hep bir adım önde tanıtır kendini: Eskimemiştir, yıpranmamıştır; fabrikadan yeni çıkmıştır, torna temizliği vardır üzerinde; sıfır kilometredir; başlangıçtır; ne olduğu pek bilinmez; bugünden katılır hayata, öyle, öncesini bilmediğimiz bir geçmişten gelen, köhnemiş değerler taşımaz… Yani, tarihini öğrenelim, sonra da onu ‘eski’ olarak takdir […]
Baştan Çıkaran Yeni, Köhnemiş Eski
‘Yeni’, karşılaştırmalı ve yarışmacı dünyada, ‘eski’ye karşı hep bir adım önde tanıtır kendini: Eskimemiştir, yıpranmamıştır; fabrikadan yeni çıkmıştır, torna temizliği vardır üzerinde; sıfır kilometredir; başlangıçtır; ne olduğu pek bilinmez; bugünden katılır hayata, öyle, öncesini bilmediğimiz bir geçmişten gelen, köhnemiş değerler taşımaz… Yani, tarihini öğrenelim, sonra da onu ‘eski’ olarak takdir edelim şeklinde, kimseyi yormaz. Bu ön yargının bir süreği olarak, ‘yeni’, şu kendini pekiştiren yancı önyargıları da taşır: Sağlamdır; çağcıldır; günceldir, bugüne göre düşünülmüştür. Daha da etkisi, ‘taze’dir! Sonuç olarak vardır bir hikmeti. Ama öyle midir gerçekten?
Her yeni, eskiyi taşımaz mı genlerinde? Bugüne nasıl gelmiştir, kimin aklına, kimin kaleminin ucuna, kimin fırçasına, kimin ibretlik nutkuna, kimin düşüncesinin kalıbına, kimin tornasının elmas kalemine kondurmuştur kendisini ve nasıl? Her yeni, eskiyi içerir kendinde. Yeni’nin bu bulunmamışlık, eldeğmemişlik mitosu yanısıra, özellikle etkilenenlere, kullanıcılara, etkilenim altında kalanlara yönelik korkutucu bir yanı da vardır! Bilinmeyendir yeni, ne olacağı kestirilemez; nereye varacağı anlaşılamaz! Neler çıkaracaktır önümüze; başımıza neler konduracaktır?
Gerçek ‘Yeni’, Korkutur
Yeni nasıl korkutmuştur, hem de çok bildiğimiz, tanıdık bireyleri! Mimar Kemalettin, örneğin, Hilafet’in kaldırılmasından ödü kopan birisidir, o kadar eğitimine rağmen… Yeni, kanını dondurur. Din elden gidecek midir? Toplumu nasıl bir gelecek beklemektedir? İstanbul’a gidip, Mimar Vedat gibi, Halife’nin elini mi öpmelidir? Öte yandan Ankara’ya gelen öteki Evkaf Nezareti mimarları da, hem korku hem de aşırı alışkanlığın aşırı konforu içinde değil midirler? Medeni Kanun’a rağmen, ki 1926 tarihlidir, tasarladıkları evleri haremlik-selamlık olarak kurgulamazlar mı? Sanki şehirli her bireyin zihninde şu tür sorular vardır: Medeni Kanun çıkınca, kadınlar birdenbire erkekler kadar serbest mi olacaklardır? Her kadın dört erkeği mi alacaktır yanına, evine, yatağına? Gerçekte işler böyle gitmeyince, yaşamın doğasına aykırıdır bu tür beklentiler, şu tür gelişmeler olur: Bu kalıp anlayışlar ve kuşkularla Yeni Ankara’da, haremlik-selamlık olarak aynı çatı altında iki girişli tasarlanan evler, bir süre sonra ikiye-üçe ayrılarak plan değişikliğine uğrayacaklar, bir on-on beş yıl içinde de Yeni Ankara’nın Yeni Şehri, tadilatlarla kendinden geçmiş ve tanınmaz haldeki bir kırsal kondu mahallesi olarak algılanacaktır.
Babayiğit tarihçiler pek değinmez; bu olgu da komiktir ama, ‘Yeni Toplum, Yeni İnsan’ projeksiyonunda, erken Cumhuriyet yıllarında, aydın kişilerin bile bir gönül teli titrer. Şimdilerde sündürülmüş televizyon dizisi üzerinden prim yapan Kıskanmak ve düzyazı eserlerinde, Nahid Sırrı Örik, toplumun geleceği için nasıl bir beklenti çizer? Çizdiği dünyada ev ya da konak, o hale gelmiştir ki, içinde yaşayan geniş aile içinde herhangi bir erkek ve kadın, bazen eşler, bazen karşı cinsteki kardeşler, yan yana geldiklerinde, bir kıvılcım çakmakta ve yan yana gelmek, başlı başına bir ‘baştan çıkma’ olgusuna dönüşmektedir. Eski nişanlısı ile ayrılan erkek, yeni kadın arkadaşını eş olarak bulduğunda, onun da eski okul arkadaşı ilk sevgili kurguya karışmakta ve nedense erkeğin nişanlısının hamile kaldığı anlaşılmakta; karısının eski okul arkadaşı ile yeniden karşılaşmasının yarattığı coşku, yasak aşk ile sonuçlanmakta; ancak bu arada nişanlının eski sevgili ile evliliğinin doğurduğu ortam, ve ortaya çıkan üvey de olsa kardeşlik durumları, neredeyse köpürtülmüş bir hale gelip edebi eserin ana kurgusunu oluşturmaktadır.
Ayaşlı ve Kiracıları’nda durum farklı mıdır? Doğrudan kadın-erkek eşitliğinden korkusunu dile getiremeyen Memduh Şevket Esendal (M.Ş.E.), yeni ortaya çıkan, satın alınarak her dairesi farklı kiralanan ‘apartıman’ hanesinde kim kime dem duma bir ortam kurarak, izlerçevresini uyarmaktadır. Ayaşlı’nın kendisi, yani İbrahim ve kiracıları, Faika, Hasan, Fuat, Zıynet, Halide, İskender, tümü de ‘Yeni Toplum-Yeni İnsan’ çalkantılı ortamının somut ve kurgu yeni figürleri, yeni eylemcileridirler. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara romanı üzerinden çok tartışılan ütopik-distopik konular, aslında Ayaşlı için de geçerlidir. Bana sorarsanız, Osmanlı tebeâ toplumundan Cumhuriyet’in özgür bireylerden oluşan uygar toplumuna dönüşümde, yazarların yaşadığı, yazarların zihinsel dünyasına yansıyan korkuyu görüyoruzdur daha çok. Bu korku, o denli derinlere işlemiştir ki, yazarlar bunu açık biçimde kendi eserlerine yedirebilmekte ve doğal olarak paylaşabilmektedirler. ‘Yeni’den korkuyoruz, diyecek halleri yok; yazarlar kendilerini metinlerle ifade ediyorlar ve neredeyse 10 yıl geçtikten sonra 1933’lerde, korktukları ‘yeni’nin aslında bildikleri bir yaşamın, kişisel ve tikel olarak kendi hanelerinde yaşadıklarının bir uzantısı olduğunu fark ediyorlar.
Sözcük Eskisi, Kurmanın Yeniliği
Yeni’nin bu cazibesi, korkutarak da olsa, yine de kendisinin önünü açar. Ancak ‘yeni’ ve ‘eski atıfları, nesnel karşılıklarından kurtulmuş biçimde geliştirilirlerse, kısa zamanda boşluğa düşerler. Örneğin Süleyman Demirel’in ‘nurlu ufuklar’ ve ‘Böyük Türkiye’ söylemselliği nasıl lafta kaldıysa, günümüzün ‘Yeni Türkiye’ lafı da hızla gündemden kalkar, çünkü yoktur öyle bir şey; lafta yenilik, yeni olmak için yeterli neden değildir. Nasıl tarihle ilişkimizdeki ‘eskiyi yaratma’ istek ve edimimiz sadece kendi niyet, art-niyet ve önyargılarımızdan kaynaklandığında, komik oluyorsa… Aynı hızla, zihinsel ve kültürel üretimin farklı bir sektöründeki ‘eski’nin üretimi de çöp değerindedir. Siz eğer tarihe dayalı bir üretim yapmıyorsanız, Osman’ı, Ertuğrul’u, Orhan’ı istediğiniz kadar diriltin, diriltinceye kadar o kapıdan fırınlar dolusu ekmek yiyin, yandaşlarınıza da yedirin, bir Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?’nün (Yöneten Ezel Akay; 2005) ‘eski’yi aydınlatırken ‘yeni’ olma becerisine ulaşamazsınız. Tarih’i, yani ‘eski’yi yeniden kurmak bile hem tarihe sadık olmayı, hem de günümüzü, yani gerçek ‘yeni’yi, kapıdakini, yaşanmamışı, eşikten girecek olanı anlamayı zorunlu kılar. Demek ki dilin kendisindeki cambazlıklar, zaman içinde elenir, geride pörsümüş beğeniler, isteklenmiş ama ortama katılamamış, bir de su katılmamış kibirler kalır!
Baştan Çıkaran Yeni, Köhnemiş Eski ‘Yeni’, karşılaştırmalı ve yarışmacı dünyada, ‘eski’ye karşı hep bir adım önde tanıtır kendini: Eskimemiştir, yıpranmamıştır; fabrikadan yeni çıkmıştır, torna temizliği vardır üzerinde; sıfır kilometredir; başlangıçtır; ne olduğu pek bilinmez; bugünden katılır hayata, öyle, öncesini bilmediğimiz bir geçmişten gelen, köhnemiş değerler taşımaz… Yani, tarihini öğrenelim, sonra da onu ‘eski’ olarak takdir […]
Devamını Oku
Başkentin Mimarlığı ‘Başkentin Mimarlığı / Mimarlığın Başkenti’… Bu türden tamlama tekerlemelerini son zamanlarda çok duyageldik, çünkü çok yapılageldi. Ama mimarlık alanında bunu her söylediğimizde, bir gerçekliği de ifade etmiş olduğumuzun farkında mıyız? Mimarlığımızın da başkenti olarak Ankara, hiç de yanlış bir önerme değil. Kendisine sorsak: Birinci Meclis, ki ‘Kurtuluş Meclisi’ olarak anılır (1920-1924); İkinci Meclis […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]
Devamını Oku